28 Şubat: Bin yıllık yalnızlık

28 Şubat darbe sürecinde birçok insanın hakları gasp edildi ve bugüne kadar ortaya çıkan bu haksızlıklar giderilemedi. 28 Şubatçılardan hesap sorulmadığı gibi Ergenekon davasıyla ele geçen fırsat da heba edilecek gibi görünüyor. Platform Haber olarak halen Ankara İnanç Özgürlüğü Platformu’nda 28 Şubat’a ve darbeci zihniyete karşı adalet ve özgürlük mücadelesi yürüten, 28 Şubat’ın şahitlerinden ve mağdurlarından eski gazeteci Esra Duru’ya, 28 Şubat’ın 12’inci yıldönümündeki düşüncelerini bizimle paylaşmasını istedik. Esra Duru, “Toplumun inançlarına karşı tankla, tüfekle “topyekûn” bir savaş başlatılmıştı. Yepyeni ve istedikleri gibi bir halk yaratmak istiyorlardı. Kadını erkeği, genci yaşlısı, hep birlikte kafasını çalıştırıyor, “bugün hangi provokatif eyleme imza atabilirim” diye aklının sınırlarını zorluyordu. Bütün bunlara rağmen Türkiye tarihinin en büyük sivil direniş eylemleri yapılıyor, insanlar inançlarından bu kadar “kolay” vazgeçirilemeyeceklerini âleme gösteriyorlardı. Bu eylemlerde, Kalkancılarla, Fadime Şahinlerle aynı casting ajansından kiralanmış makbul, sevilesi, baş tacı edilesi vatandaş modeli “kahraman” insanlar boy gösteriyor, gözü dönmüş gericiler sürüsünü güneş ışığı görmüş vampirler misali toza çevirivermek için gerekeni yapıyordu.” diye tarif ettiği günlerin sorumlularının bugün Ergenekon’da ortaya çıkan ilişkilerine dikkat çekiyor.

Esra Duru’nun 28 Şubat sürecine ilişkin değerlendirmesinin tamamını aşağıda okuyabilirsiniz:

28 Şubatım, 28 Şubatsın, 28 Şubat

28 Şubat… Ne çok şey söylendi bu tarihe ve başlattığı sürece dair. Ne çok isim kazıdı bu tarih hafızalarımıza. Şimdilerde o zaman bize yaşatılanların hepsinin kurmaca, düzmece, senaryo olduğu ortaya çıkıyor. Ama “28 Şubat”ın ezdiklerinin hala içi yanıyor.

“28 Şubat bugün kimi kurban edecek?”

Aldatılmışız meğer. Aldatmışlar bizi. Tezgâhlara, oyunlara gelmişiz yine. Hâlbuki biz “bin yıl sürecek” 28 Şubat günlerinin her birinde bugün hangi skandal kaset bulunacak, bugün kimler, kimler alet edilerek küçük düşürülecek, aşağılanacak, bugün hangimiz 10 Yıl Marşı ve çılgınca alkışlar eşliğinde ayağa kalkılarak linç edilecek (öyle yapılıyordu linç, racon böyleydi çünkü), bugün hangi mezarevler bulunup faturası kime ödettirilecek, hangi gazeteci-yazara suikast düzenlenip hangi dış mihraklara ihale edilecek… diye elimiz yüreğimizde, korkularla uyanıyorduk. Yapılanlara, yaşananlara karşı sessiz kalmayan, bize “öteki” gözüyle bakmayan köşe yazarlarının yazılarına dört elle sarılıyorduk.

Dinimiz, inançlarımız kendisinden onlarca yaş küçük bir kadınla evlenen bir “şeyh”in yarı çıplak görüntüleri eşliğinde servis ediliyor, ara sıcak olarak üfürükçü hoca skandalları, imzalanmayan kararnameler, hükümet içi kaprisler, ülkenin başbakanına hakaretler üzerine irtica tozu serpilerek sunuluyor, asıl yemek olarak da suikastlar, faili meçhuller, Susurluklar, bir gecede uçurulan milyar dolarlar, batırılan bankalar, okuldan atılmalar, sürgünler takdim ediliyordu. Kan ve gözyaşının içecek olarak süslediği kurtlar sofrasında, genel masa düzenini medya ve kendilerine “beşli inisiyatif” diyerek bir çözüm önerisi gibi takdim eden beşli çete hazırlıyordu. Masa örtüsü ve peçeteler haki idi.

28 Şubat’ın acı anılarının değişmez fonu yapılan 10. Yıl Marşı

Toplumun inançlarına karşı tankla, tüfekle “topyekûn” bir savaş başlatılmıştı. Yepyeni ve istedikleri gibi bir halk yaratmak istiyorlardı. Kadını erkeği, genci yaşlısı, hep birlikte kafasını çalıştırıyor, “bugün hangi provokatif eyleme imza atabilirim” diye aklının sınırlarını zorluyordu. Bütün bunlara rağmen Türkiye tarihinin en büyük sivil direniş eylemleri yapılıyor, insanlar inançlarından bu kadar “kolay” vazgeçirilemeyeceklerini âleme gösteriyorlardı. Bu eylemlerde, Kalkancılarla, Fadime Şahinlerle aynı casting ajansından kiralanmış makbul, sevilesi, baş tacı edilesi vatandaş modeli “kahraman” insanlar boy gösteriyor, gözü dönmüş gericiler sürüsünü güneş ışığı görmüş vampirler misali toza çevirivermek için gerekeni yapıyordu. Yürütülen mücadelenin sembolü haline getirilen Onuncu Yıl Marşını kasetine koyan ortaya dökülüyor, kim daha coşkulu söylerse satış rekorları kırıyordu.

Bazı insanlar memleketlerini terk etti, ağladı, vazgeçti, gelecek planlarını değiştirdi. Bazı insanlar rollerini oynadı, karşılığını aldı. Kimi siyasi itibar kazandı, kimi para, kimi holding danışmanlığı. Yani bu filmin sözleşmeli elemanları sözleşme şartlarına uygun kazançlarını alıp köşelerine çekildi. Ergenekon mergenekon denip rahatları kaçırılmazsa ya da “ben yanarsam siz de yanarsınız” deyip eteklerdeki taşlar dökülmezse, kimse bir şey öğrenemeyecek, bir numaraların, iki numaraların keyfine keder gölgesi düşmeyecek.

Benim asıl merak ettiğim o zamanlar göz yaşartan bir iştahla, görev bilinciyle, üstelik karşılık bile beklemeden ateşe odun taşıyan ivecen insanlar şimdi nerede? Yukarıda da bahsettiğim isimsiz kahramanlar, mitinglerin korkulan rüyaları, ellerinde posterleri, bayraklarıyla aniden ortaya çıkıveren, bağırarak, detone olmak gibi büyük riskleri göze alarak 10. Yıl Marşı söyleyen, alkışlayan, taciz eden, iten kakan, hıncını kusan, brifing veren/alan, bazen papyonlu, bazen döpiyesli hanımefendiler ve beyefendiler şimdi ne hissediyor? Arkalarında saf tuttukları insanların yeni “kasetleri” piyasaya sürülünce ne düşünüyorlar? Ya da diğer yanda “ben şeyhim” diyen herkesin eteğine yapışan, yanında zikir çeken, “şeyhimiz yaptıysa vardır bir bildiği” düşüncesiyle sorgulamayan, kendi aklını kiraya vermiş, izin verildiği ölçüde değil de istedikleri kadar dindar olduklarını zannedenler nerede, onlar ne düşünüyor şimdi?

Manzara belki yirmi yıl sonra daha net görünür. Yaşadıklarımızı anlayabilmemiz ve gerçekleri görebilmemiz için zaman gerekiyor maalesef. Ama zaman katlanılan acıları, çekilen sıkıntıları da unutturuyor. Unutmamak için tarihe not düşelim ve bir daha bize dayatılan senaryolarda gönülsüz figüranlar olarak rol almamak için gözümüzü açık tutalım.

28 Şubat’ın Şahitlerinden ve Mağdurlarından Eski Gazeteci Esra Duru

One thought on “28 Şubat: Bin yıllık yalnızlık

  • Bu yurdun insanı hak etmediği muamelelere maruz kaldı. Farklı dönemlerde toplumun farklı kesimleri mağduriyetler yaşadı; yaşamaya devam ediyor. İnsan evladı pekçok sıkıntıyı sineye çekebilir ama yaşamına anlam veren değerlere savaş açılmasını hazmedemez.. Dünyaya farklı bir gözle bakmak birbirimizi imha etmeyi, asimile etmeyi, sindirmeyi gerektirmiyor. Erdemli bir ideal için dik durabilen herkes saygıyı hak ediyor. İslamcısı, sosyalisti, liberali, sosyal demokratı, Kemalisti, milliyetçisi vs… Hiç kimse kimseye yaşam tarzı dayatmamalı. İnşallah günün birinde herkes bu olgunluğa ulaşır. Bu ülkenin taşında toprağında her bireyin eşit derecede hakkı hukuku var. Dolayısıyla, sesi gür çıkanlar, bu her kim olursa olsun, diğerlerinin hürriyetlerini gasp edemez.. En huzurlu yaşayacağımız yer Türkiye; her şeye rağmen bu ülkeden başka bir yerde daha rahat yaşadığını söyleyebilecek çok az insan çıkabilir. Hiçbir zaman birbirimizin aynısı olmayacağız. Her zaman bazı farklılıklarımız olacak. Herkes bu gerçeği kabullenmeli ve birbirinin onurlu yaşam hakkını tanımalı. Dayatmaların sonuç vermediğini dayatmacılar da itiraf ediyor ama iş işten geçmiş oluyor. Kimliklere, benliklere, hürriyetlere saygı istiyoruz. Saygısızlığı yapan kim olursa olsun; postu, yetkisi, seçmeni, partisi, dini, dili, mezhebi, milliyeti kim olursa olsun eshefle kınıyoruz.

Bir cevap yazın