Siyasette büyük resim ve enerji

Büyük resmi görmek” gibi iddialı sözleri pek sevmem ama bu kez galiba gerçekten büyük resim çok belirgin.Geçenlerde bir yemekte çok önemli bir dostum önümüzdeki beş sene içinde siyaseti nasıl gördüğüme yönelik bir soru yöneltmiş idi; bendeniz de bu soruya cevaben, hiç tereddütsüz, önümüzdeki beş seneyi, hatta daha ilerisini iyi görmek için enerji politikalarının izlenmesi gerektiğini söylemiş idim.

Enerji meselelerini izlemeden Türkiye siyasetini ve dolayısıyla kürt açılımını, ermeni açılımını anlamak, iyi değerlendirmek mümkün değil.

Enerji meselesine ve özellikle 2030 sonrası enerji sorunlarına yönelik ABD ve İngiltere çıkışlı çok sayıda araştırma yayınlanıyor.

Bu araştırmaları izler, en azından yönetici özet bölümlerini ısrarla ve eksiksiz okursanız bu raporlarda karşınıza iki adet çok önemli saptama ya da öngörü çıkıyor.

Bunlardan birincisi 2030-2050 arasında fosil kökenli enerjinin yani petrol ve doğalgazın nispi öneminin artacağı.

İkinci saptama ya da öngörü ise, birincinin belki coğrafi bir sonucu olarak, Ortadoğu ve Kafkasya’nın 2030 sonrası enerji üretiminde nispi pay ve öneminin artacağı.

Yenilenebilir enerji çevreleri aslında bu raporların petrol ve doğalgazın 2030 sonrası önemini abarttığını söylüyorlar ama en örgütlü, en bilinen enerji kurumlarının söylediği şimdilik yukarıdaki iki temel saptama.

Ve bu iki temel saptama iyi anlaşılmadan Türkiye’nin kürt ve ermeni açılımlarını gerçekçi okumak, bir kez daha ifade ediyorum, olanaksız.

Kürt açılımının, ermeni açılımının hiç kuşkusuz çok yaşamsal temel hak ve özgürlüklere ilişkin boyutu var, insani boyutu var, raf ömrü çoktan bitmiş yurttaşlık anlayışımızın ( Anayasa 66. Madde, “Ne mutlu türküm diyene” ifadesi, vs.) değiştirilmesi boyutu var, hukuk devleti kavramımızı ileri götürme yönü var, AB entegrasyon boyutu var, iç barış boyutu var, iç barışın mali ve ekonomik getirileri boyutu var, vs.

Ama bir de hiç kuşkusuz uluslararası boyutu, batı aleminin enerji güvenliği boyutu var.

Nabucco projesinin kürt ve ermeni açılımlarıyla aynı döneme denk gelmesini muhtemelen kimse bir tesadüf olarak değerlendirmemektedir.

Hatta “Güney akım” projesini yani Rusya’yı bile bu çerçevenin çok dışında görmemek gerekebilir.

Arz ve talebin yan yana gelememesinin iktisatta çok ağır maliyetleri vardır.

2030’lu yıllarda Ortadoğu, Kafkasya, İran kökenli enerji arz potansiyelinin, OECD ülkelerinin ve hatta yukarıda değindiğim raporlara göre daha büyük enerji tüketecisi olacak OECD dışı ülkelerin enerji talebiyle yan yana gelememesi küresel dengeleri alt-üst eder.

2030 sonrasına yönelik bu büyük satranç tahtası ve oyununda Türkiye de coğrafi konumu itibariyle belki bir vezir değildir ama sıradan bir piyon olamayacak kadar da önemli bir enerji geçiş ülkesi ya da coğrafyasıdır.

Batının dev ülkeleri yaşadığımız ekonomik kriz sonrası önemi çok daha artacak enerji kaynaklarının üretim ve nakil coğrafyalarında artık istikrar aramaktadırlar.

Ve artık istikrar da, barıştan, demokrasiden, hukuk devletinin konsolidasyonundan, enerji geçiş ülkelerinin yurttaşlarının zenginleşmesinden geçmektedir; dünya artık Pinochet, Evren ya da Faysal darbelerinin dünyası değildir, bunu iyi anlamak lazımdır.

ABD’nin her dönem (Clinton, Bush) ve özellikle şimdi, Obama döneminde Türkiye’nin AB üyeliğini yani özgürleşmesini ve zenginleşmesini desteklemesi, kürt ve ermeni açılımlarına destek vermesi ortak çıkarlar yani istikrar içindir.

Sırf ABD’ye, AB’ye gıcık olsun diye kendi istikrarımızı, zenginleşmemizi ve özgürleşmemizi, komşularımızla iyi ilişkilerimizi baltalamak istersek tarih bize “zekasız” gözüyle bakar.

Bu projeye karşı çıkanlara, işin içinde şahsi çıkarları yoksa, bırakın tarihi, bugünden “zekasız” gözüyle bakıldığı gibi.

Eser Karakaş, Star Gazetesi

Bir cevap yazın