Azerbaycan kadınının örtüleri

Azerbaycan’da üniversitelerde başörtüsü yasağı birkaç yıldır daha kesin bir dille konuşuluyor. Bunun sebebi belki de devlet politikalarının geçmiş yıllarda bu konuda içinde bulunduğu kararsızlıktı. Kamusal alanda başörtüsü, politik açıdan tanımlanabilecek kadar açık bir varlık değildi henüz. Ancak siyasal ve ekonomik güçlüklerle yüzleşme sürecinde Azerbaycan yönetimi başörtüsünü paranteze almayı yeğledi. Gelgelelim başörtüsü de giderek yaygınlaşarak içine sıkıştırıldığı parantezden taşmaya başladı.

90’ların ortalarında Bakü’de yaşadığım yıllarda başörtüsü siyasal söylemlerde henüz bir yasak simge olarak yer bulmamıştı. Çünkü sistem ister istemez ateist bir propaganda temelinde inşa edilen kodlardan sökülmek isteniyor, bunun için de İslami konularda esnek bir tutum benimseniyordu. Geçiş döneminin belirsizlikleri içinde başörtüsü bazen Türkiye’deki üniversitelere alınmamış bir öğrencinin, bazen bir hidayetle başını örtme kararı alan bir genç kızın başında görünüyordu.

Kadın dernekleriyle iletişim kurarken ve aydınlarla söyleşilerimde ileride siyasetin tonunu belirleyecek elit kesimin başörtüsü konusundaki hassasiyetinin boyutlarını fark ediyordum. Kadın başını kendini erkeklerden korumak için örter, ancak kendine güveni olmayan kadınlarla köylü kadınlar başını örter, şeklindeki yargıların da bu kesimlerde hâlâ mevcut olduğunu gözlemliyordum.

Bakü yıllarında yaşadığım evlerden ilki olan üniversite sitesindeki dairenin, Kimya Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan sahibesi ilk karşılaşmamızda başörtümden hiç hoşlanmadığını belli etmişti. Sanki “azadlık”la gelen dini heyecan anlaşılmaz bir nedenle onu başörtüsüne mecbur edebilirmiş gibi bir ürküntüyle söz ediyordu başörtüsünden, biraz da İran’daki uygulamaların etkisiyle. Elbet başörtüsünü Sovyet propagandasının yoğun etkisiyle kadının ezilmişliğinin bir sebebi ve sonucu olarak da algılıyordu. Demir Perde yıkılsa da baskın Azerbaycan kültürü Türkiye’nin de ötesine geçen modernleşmesiyle başı örtülü olmayan bir kadın modeli üzerinden sürdürüyordu yapılanmasını. Başı örtülü kadın toplum ve kültürün nezdinde her türlü gelişme kalemi açısından “kapalı” bir yerde tutulmalıydı.

Bu alanda oluşturulmuş korkuların bir tecessümü gibidir, Azad Kadın Meydanı’nda bulunan, çarşafından kurtularak özgürleşen Azeri kadınını temsil etmek üzere tasarlanmış Azad Kadın Heykeli. Bu sembolün zıt tarafında ise Muharrem aylarında matemi gizli saklı da olsa yaşatsın diye siyah fanila giydirilen çocuklar vardır.

“Bakü caddeleri yeniden başörtüsüyle tanışıyor” diye yazmıştım, 1998’de yayınlanan “Mahremiyetin Tükenişi” başlıklı kitabımın “Azad Kadın Heykeli” ni konu ettiğim yazısında.

Sözünü ettiğim Fuad Abdurrahmanov tarafından yapılan heykelin ilhamını, ismi Azerbaycan’da sosyalizmin kuruculuğuyla özdeşleşen yazarlar arasında ilk sıralarda yer alan Cafer Cabbarlı’nın (1889-1934) ünlü romanı “Sevil”den aldığı söylenir. Entelektüle kesimlerde hâlâ, “Şarkta kadın zarafetinin sembolü” sayılır, kitapta çizilen “Sevil” portresi.

Cabbarlı Sevil karakterinde, sosyalizme yönelerek bilinçlenen ve özgürleşen Azerbaycan kadınını idealleştiriyor. Sevil geçmişte kocasına bağlı ve itaatkâr bir ev kadınıdır. Tahsilsizdir, çarşaf kullanır. Kocası Balaş bayağı mizaçlı, ama modern görünüşlü bir kadına kapılır ve nihayet o kadın için Sevil’i evden kovar. Ortada kalan Sevil’e sokakta karşısına çıkan bir sosyalist ilgi gösterir, onu evine götürür, toparlanarak yeni bir hayata başlaması için yardım eder. Sevil bir fabrikada çalışmaya başlar. Çarşafını çıkartır. Moskova’da tahsil yapmaya gider. Kocası Balaş Moskova’da tahsil gördüğünü öğrendiğinde kötü yola düştüğüne inanır ve onunla bütün alakasını keser. Sevil Moskova’dan dönüşünden bir zaman sonra Balaş’la karşılaşır. Balaş onu görünce yaptıklarından pişman olur. Çünkü Sevil artık tahsilli, kendine güvenli, modern görünüşlü bir kadındır. Balaş’ın çabalarıyla barışırlar. Mini etekli ve yüksek topuklu ayakkabılarıyla Sevil, kendisini bağışlaması için ayaklarına kapanan kocasına şunları söyler: “Ben aynı Sevil’im. Değişen sadece eteğimin boyu ve yüksek topuklu ayakkabılarım. Sen bana işte bunlar için yalvarıyorsun.”

Atalet, mutilik sembolüdür çarşaf ve kadının cemiyette hak hukuk sahibi olmayışının da nişanesidir, 1987 baskılı “Azerbaycan Sovyet Ansiklopedisi”nin açıklamalarına göre. Kadının kurtuluşu ise her türlü dini açıklamayı hükümsüz kılan sosyalist ideolojinin benimsenmesine bağlıdır. Çarşafın kadının ezilmişliğindeki rolünü abartmak için sanki Sevil giyim tarzı itibarıyla en uç noktalara taşınarak mini etek giyinmelidir. Buna karşılık mini etekli Sevil, aile ve ahlâk bağlamında kocası Balaş’ta bulunmayan güçlü değerleri içten içe korumayı başaracaktır. Sevil kuşkusuz Sovyetler dönemindeki Azerbaycan kadınını temsilde abartılı bir tip. Sovyetler dönemindeki Azerbaycan kadını, kamusal varlığını meşru kılmak için modern giyim kuşamıyla birlikte “erkeksi” bir duruşu da benimsemiştir. Sovyetlerin istihdam politikalarındaki olabildiğince kadın-erkek farkı gözetmeme tutumunun bu duruşu yaygınlaştırdığını söylemek olası.

Sovyetler döneminde Azeri kadınlarında beden/kimlik algısı, bastırılmış, derinlere itilmiş dini değerlerle, geniş bir alana yayılan resmi “özgürleşmiş aydın Sovyet kadını” idealinin çatışma ve uzlaşmalarıyla şekillenmiştir. Zihnen özgürleşmesi amaçlanan Azeri kadın, ruhen Müslüman kadınlara özgü değer yargılarına bağlı kalmaya devam etmiştir. Başörtüsünü atmışsa da ağır zırhlarla dolaşıyor; ruhunu ve bedenini örseliyormuş bu zırhlar, zararı yok, yeter ki çarşafı başörtüsü olmasın!

Başörtüsünden üretilen olumsuz anlamlardan ürkütülmekle birlikte, kamusal alana çıkan Azeri kadınların, tıpkı Kemalist kadınları andıran bir namus telakkisiyle donanmış olarak belki sezgisel bir şekilde içsel varlıklarını koruma çabasına düştükleri izlenimini edinmişimdir, yaşları Sovyet Azerbaycanı’nın yaşıyla özdeş “emekçi” kadınlarla söyleşirken. Görünüşü modern olsa da zamanında kolektif yaşantılara özendirilmiş kadın, çoğu kez hayata pederane bir bakışı muhafaza etmiştir. Nigar Refibeyli gibi şairlerin şiirlerinde dile gelen bu pederane bakış aile değerlerini her türlü kısıtlama altında korumanın bir yolunu bulacaktır. Tayyörlü kadın, tıpkı “Azizenin Son Günü” başlıklı hikayeme esin kaynağı olan Bizim Radyo spikeri emeklisi Tamara gibi, dini inanç ve din kaynaklı gelenekler üzerine derinlemesine düşünmediği zamanlarda bile Muharrem ayında siyah fanila giymeyi sürdürmüştür.

Belli ki şimdilerde Azerbaycan’da modernist elitin aydınlanma ve ilerlemeyi şekiller üzerinden sürdürme geleneği yeniden canlanıyor. Sovyet ideolojinin kalın zırhlar nedeniyle ulaşamadığı Müslüman kadınların iç dünyaları ise piyasa değerlerinin sofistike işgâl yöntemlerinin taarruzuna açılmak isteniyor. Azerbaycan kadınları hassasiyetle korudukları değerlerini bir kez daha kalın zırhlarla korumaya mecbur ediliyorlar.

Sovyetler Birliği döneminde çarşaf kadının haktan hukuktan yoksunluğunun göstergesi sayılarak reddedilirken, “azadlık” döneminde tahsillerini sürdürmek isteyen başörtülü öğrencilerin “kendi iyilikleri için” hak ve hukuktan yoksun bırakılması, aşina olduğumuz bir hikaye. Dar ufuklu siyaset her zaman olduğu gibi meşruiyetini görünüşler üzerinden sağlayacağı zaferlere bağlıyor. Bu yasakçı yaklaşım, Müslüman kadınların örtülü giyimleri üzerinden yürütülen Sovyet modernleşmesinin aşılamadığının da göstergesi. Başörtüsü yasaklarını çözümlemeyi toplumsal uzlaşma süreçlerine terk eden Türkiye siyasetinin de geçen yıllar içinde, kendisini “ağabey” bilen Azerbaycan’a iyi bir örnek olduğu söylenemez.

Cihan AKTAŞ, Dünya Bülteni

Bir cevap yazın