Eğreti demokratlık

Referandum da Hükümet’in kuyruğuna takılıp “evet” diyen demokrat ve liberallerin hayalleri hükümetin her gün bir yenisi eklenen icraatlarıyla tam bir sükuta uğramış görünüyor.

Aslında baştan itibaren, AKP’nin üstünde yükseldiği camiayı içerden tanımama gibi zaafları olan bu kesimler, muhafazakâr sıfatına eklenen “demokrat” lığın iğretiliğini ancak kavramaya başlıyorlar.

Zira Sağcı/muhafazakâr camianın “batı medeniyeti” ya da “modernizm” karşısında son yüzyıl boyunca geliştirdiği temel bir refleksi göz önünde bulundurmaksızın AKP’nin “demokrat”lığını anlamak pek mümkün değil.

Bu refleks, iğreti bir tutumu, Şinasi’nin “garbın fikr-i bikri ile şarkın akl-ı piranesini izdivaç” formülünden itibaren sentezci ekollerin fikriyatını belirlemiştir.

Batı medeniyetinin “düvel-i muazzama” olarak İslam dünyasına kan kusturan kapitalist-emperyalist yüzü ile yine batı medeniyeti içinde doğan, anti-kapitalist ya da devlet karşısında bireyi koruma çabasındaki siyasal akımlar ki buna demokratlar da dâhildir, sağcı entelijansiya tarafından, bazı tarihi kırılmalarında etkisiyle doğru algılanamamıştır.

Cumhuriyet sonrası “Batılı” bir düzen kurma iddiasındaki Kemalist Cumhuriyet’te bu algılamayı haklı çıkarır bir şekilde “Avrupalı kapitalist devlet”i model olarak aldığı için sağcı ve İslami camiada, Batı’dan gelen ve özellikle modernizm ve ima ettiği her şeye karşı -bu arada demokrasiye de- olan tepkisel pozisyonu kökleştirmiştir.

Kemalist Cumhuriyet sonrası ufkunu “Modernizm” karşıtlığına indirgeyen muhafazakâr entelijansiya, dolaylı bir şekilde “modern”i kendisi için bir tehdit gören batılı sağcı/katolik/ruhçu görüşlerden entelektüel anlamda etkilenmiş, işin ilginç yanı bu etkileşimde yine batılı düşünürler referans alınmıştır.

İslam’ın toplumu/kamuyu esas alan muhalif ve aydınlık damarının, “İslam devletleri” tarafından büyük oranda tasfiye edildiği bir tarihsel mirasın üzerinde, kendisine yol açmaya çalışan İslami entelijansiyanın da bu sağcı tutumdan bir şekilde etkilendiğini söyleyebiliriz

Kemalist devletin İslam’ın kamusal taleplerine dönük sindirme tavrı ve bunun yine Kemalist Cumhuriyet’in “aydınlar”ı tarafından dindar halka dayatılması, camianın “İslamcılık”tan “sağcılık”a doğru kayması sürecini beslemiş ve bu hezimetin gerekçeleri, batıda kilise ile aydın arasındaki mücadele üzerinden algılanır hale gelmiştir.

Mücadelenin tarafları “dindarlar” ve “batıcılar” olarak tarif edildikten sonra, batılı dindarların mücadele yöntemleri de iktidardaki batılı aydınlara karşı kullanılabilir araçlara dönüşüvermiştir.

Dolayısıyla bu akıl yürütmenin peşi sıra hatırlanıveren “düşmanın silahıyla silahlanmak” düsturu, adalet merkezli İslamcı bir siyasal akımın olmadığı bir vasatta, süratle her türlü hilenin meşru sayıldığı bir politik ahlaka dönüşüvermiştir.

‘Madem ki karşı taraf “Batılı yöntem ve araçlar”la ve de “demokrasi” ile hükmediyor o halde bizde aynı şekilde “onların silahlarını kullanarak” savaşırız’ şeklindeki bu anlayış, muadilleri olan, batılı konservatiflerinkine paralel bir siyasal ahlakı ya da ahlaksızlığı meşrulaştırmıştır.

Oysa ki Demokrasinin, iktidar temerküzünün iktidarın tek elde toplanmasının tehlikeleri karşısında, insanın tarihi tecrübesinin bir sonucu olduğunu gerçeği bu akıl yürütmede dikkate alınmaz.

Demokrasi öncesi süreçte Müslüman halkların -ana akım itibariyle- İslam devletleri/ iktidarları karşısında çoğu zaman edilgen kaldıklarını ve bu durumu itikaden meşrulaştırdıklarını gerçeği hesaba katıldığında, bu durum çok anlaşılmaz değildir.

Bu yüzden nübüvvetten kopmuş Batı tecrübesi, Adalet için tarihsel tecrübe ve akıldan faydalanırken, İslam toplumları benzer bir çaba göstermek ihtiyacı hissetmemişlerdir.

Bu büyük ihtimalle İktidarın bir yeryüzü ilahlığına dönüşmesini engellemek ve ilahlaşmış iktidarları tasfiye etmek amacıyla insana rehberlik eden İslam’ın Tewhid öğretisine rağmen, tarihsel süreçte, “İslam Devleti” terkibinde İslam’ın bir sıfat, Devletin ise esas olarak algılanması zaafından kaynaklanıyor olabilir.

Kendi özelimizde; İslam’ın Kemalist Cumhuriyet sonrası denklem dışına çıkarılmasının da bu süreci beslediğini söylemek mümkündür.

Nübüvvetin rehberliğinden azade kalmış batının, kapitalist dünyaya dönüşümü ve “akl”ın yerini “ratio”nun toplumlar üzerinde ki hoyratça tahakkümünün alması gerçeği, İslami (!) mevcut iktidar yapılarının meşruiyet gerekçesine dönüşüvermiştir.

Bu sorunlu algılama iktidarın İslami olmadığı ama iktidardakilerin Müslüman olduğu durumlarda ise daha karmaşık bir hale gelir.

Milli Görüş çizgisinden ayrıldıklarını, gömlek çıkardıklarını söyledikleri andan itibaren AKP kurmaylarının kendilerine Muhafazakâr- Demokrat sıfatını yakıştırmalarına rağmen bu dönüşüm üzerine ne “demokratlık” ne de “İslamcılık” açısından makul bir açıklama getirememelerinin biraz bu tarihsel süreçle alakalı olduğunu düşünüyoruz.

Bu kopuş; Milli Görüş’te eksikliğini hissettikleri, “Demokrat”lığın ima ettiği değerlere doğru bir evrilme mi yoksa Milli Görüş’ün muhafazakârlığını aşacak bir İslamcı atılımıydı? Yoksa sadece iktidar olabilmelerinin başka bir yolu olmadığına kanaat getiren “yenilikçiler”in keşfettikleri bir şark kurnazlığı mı idi? Pek anlaşılamadı.

Daha doğrusu iktidarlarının güvende olduğunu hissetmeye başladıkları ana kadar pek anlaşılamadı da diye biliriz.

Son bir ay içinde kamuoyunu meşgul eden tartışmalara baktığınızda, artık “demokrat” rolü oynamaktan yorulmuş, iktidarı gönüllerince kullanmalarının önündeki engelleri sabırsızca ve pervasızca bertaraf etme gayretinde bir hükümet ile karşı karşıyayız.

Stadyum açılışındaki müstağni tavır, bu halet-i ruhiyeyi açık ediyor.

Orta gelirli ailelere konut yapılması için kurulmuş TOKİ’nin, kendisine bu amaç için aktarılmış kaynaklarının, (Başbakan’ın ifadesiyle 600 trilyon lira) haddizatında şirket olan profesyonel bir takım için kullanılmasının gözden kaçırılması bir yana, Başbakanın ve şakşakçılarının olayı “nankörlük” olarak algıladıklarını gösteren tutumları, üzerinde durulmayı hak ediyor.

Böylesine büyük bir kaynak, amatör spor için kullanılsa belki kamunun bazı uzun vadeli amaçları ile izah edilebilir (ki ben bunu da makul görmem) ama profesyonel bir takıma aktarılması kamuya ait kaynakların, hükümet tarafından ulufe şeklinde dağıtılması anlamına gelir ki bu aslında başlı başına bir faciadır.

Aslında, Kitlelerin futbol üzerinden apolitikleştirildiği, ya da sadece futbol çerçevesi içinde siyasallaşabildikleri bu politik atmosfer kendi içinde tartışmayı gerektirecek denli önemli.

Çünkü bu politik zemin “Hikmet-i Hükümet”e hakim siyasetçilerin rejimin bekası için destekledikleri, cin olmadan adam çarpmaya kalkanların ise oy devşirmeye kalkışarak, sınırlarını zorladıkları riskli bir alana tekabül eder.

Bu son olayda Müesses nizam açısından hassas olan dengelerin hoyratça zorlanması, Hükümetin kısa vadeli çıkarları ötesinde bir şey göremeyecek denli bir iktidar sarhoşluğu yaşadığını da gösteriyor.

Dolayısıyla “Hazine-i Hümayun”dan yaptığını düşündüğü böyle bir “kıyak” karşısında, doğal olarak Başbakanın kısa vadeli bir beklenti içinde olduğu anlaşılmaktadır ki, bu nimete nankörlük karşısında stadı terk etmek gibi bir skandala imza atmaktan çekinmemiştir.

Buna karşılık, topluma ait bir kaynağın bir siyasi beklentiyi besleyecek şekilde harcanmasının hesabını vermek yerine, tüm AKP ekibi bu alışverişin karşısındaki tarafı “Küfran-ı Nimet ”le suçlayabilmişlerdir.

Bu tavır aslında bu zihniyetin iktidarı nasıl bir “nimet” olarak algıladıklarını göstermektedir.

Ele geçirilen bu nimet sayesinde, sırf Başbakan olduğunuz için halka ait olan kaynakları istediğiniz şekilde kullanma yetkisini kendinizde gördüğünüz gibi, üstelik kendinizi devlet ile özdeşleştirerek, vazifeniz olan işleri yaptığınız için dahi tebaanızdan teşekkür bekleyebilmektesiniz.

Tam bu nokta da bir hatırlatma yapmanın zamanıdır;

Halk yaptığınız hiçbir şey için size ya da herhangi bir hükümete teşekkür borcu içinde değildir.

Zira o makam “şükür” değil hizmet makamıdır.

Ve siz o makama “hizmet” edeceğinizi söyleyerek geldiniz, kimse sizi oraya zorla çıkarmadı.

Ayrıca o makamın size devletin mülkiyeti ile birlikte de verilmediğini yani emrinizin altındaki kaynakların size ait olmadığını da hatırlatmakta fayda görüyoruz!

Lakin anlaşılan çevresindeki şakşakçı kadro, bu gerçeği Başbakan’a hatırlatmak yerine, egosunu beslemeyi istikballeri açısından daha karlı görmekte.

Demokratlık iddialarını iğretiliği de buradan gelmektedir.

Zira bir yönetim biçimi olan Demokrasi; bu yüzden şakşakçılara değil hesap soranlara ihtiyaç duyar ve hesap sormanın da karizmatik kahramanlara kalmaması, böylece yeni karizmatik liderliklerin, yeni mutlak iktidarlara dönüşmesi gibi bir fasit dairenin yollarını kapatmak için bir takım yönetsel mekanizmaların zaruretini va’z eder.

Yani demokrasi sadece en fazla oy alanın “yeni kral” olduğu bir yönetim değildir. Tıpkı halifenin Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olmadığı gibi…

Mutlak olmayan iktidarları ayakta tutmak zordur, sürekli bir takım dengeleri gözetmek zorunda bırakır, hesap vermeyi zorunlu kılar.

Bu yüzdendir ki bir şekilde yönetme makamına gelen Ademoğlu daima kolay olanı, mutlak iktidarı tercih eder ve bunun için çabalar.

İslamcı tezleri kendi geleneği içinde hiçbir özeleştiri yapmaksızın politik sahnenin dışına iten AKP, seçmenine siyaset üzerinde hiçbir rolü kalmamış, hesap sorma gücünü yitirmiş “kendine müslüman” bir dindarlığı dayatmaktadır.

Kendine biçtiği “demokratlık” sıfatını da tamamen araçsallaştırarak aslında “kendine demokrat” bir görüntü vermektedir.

Hülasa Eğreti bir İslamcılık kadar Eğreti bir demokratlık da halkın/ümmetin vicdanında olumsuz kanaatler açmaktadır.

Yeryüzü iktidarlarına söyleyecek sözü olmayan bir dindarlıkla seçimle başa gelmiş kralları alkışlayan demokratlığın keyfiyet itibariyle birbirinden farkı yoktur.

Anadolu’da bazı yerlerde, ergenleri damatlığa hazırlamak için geçici olarak tutulan “eğreti gelin”ler vardır.

Çocuk belli bir olgunluğa geldiğinde, yani gerçek bir gelinle evlendirilinceye kadar bir tür evcilik oynamaya devam eder!

Bu müessesenin meşruluğu bir tarafa, iğretiliği bir öğrenme süreci olarak görmesi ilginç bir çözüm yöntemi. Tartışılabilir…

Lakin kemale erişen halkların “eğreti”lerin yerine “gerçek”leri talep etmeleri kadar, iğretilerinde geçiciliklerini unutmamalarını sık sık hatırlatmak lazım.

Son bir hatırlatma da kendimize yapalım;

Rabbimiz bizlere her türlü “iğreti tutuma” karşı istikamet sahibi olmayı emrediyor;

“İşte bundan dolayı (onları tevhid inancına) çağır ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların arzularına uyma ve de ki: “Ben Allah’ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaletli davranmakla emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize sizin yaptıklarınız sizedir. Bizimle sizin aranızda bir tartışma yoktur. Allah aralarımızı birleştirir. Dönüş de O’nadır.” 42/15

One thought on “Eğreti demokratlık

  • Hayatın ölümle noktalanacağını, unutarak Başbakanın katilizatör görevi gördüğünü eklemek isterim. Dönüştürücü etkisini en fazla islamcı camiada gösteren bu gerçekliği fark edememek yada etmemek şaşırtıcı. Muhafazakarlık sevgisi sanki içirilmiş….

Bir cevap yazın