28 Şubat uygulaması olarak “İkna Odaları”

Yıl 1998, yaşım on sekiz. Anadolu’nun bir taşra kasabasından yıllardır hayalini kurduğum okula İstanbul Üniversitesi’ne geliyorum. “Köyden indim şehre” misali önce etrafımdaki kocaman binalara, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen kalabalığa hayretler içerisinde bakarak yanımızdaki akrabamızla birlikte Avcılar’a okul kaydımı yaptırmaya gidiyorum.

Kampüse giriyoruz sıkıntı yok. Kayıt için sor soruştur neyse ki buluyoruz kaydımı yaptıracağım binayı. Akrabamız dışarıda kalıyor ben içeriye giriyorum. Herkes gibi sıraya girip bütün prosedürleri tamamladıktan hemen sonra üzerindeki üniformadan güvenlik görevlisi olduğunu anladığım biri koluma girip “Sen benimle geleceksin” diyor. Çevreme bakıyorum işi biten erkekler, başı açık kız öğrenciler, herkes gidiyor ama ben diğer başörtülü arkadaşlarımla birlikte onlardan ayrıştırılarak uzun bir koridordan geçirilip kapalı kapılarıyla sonrasında hayatımın en büyük aşağılanmasını yaşayacağımı bilmediğim bir odanın önüne getiriliyorum. Bilmiyorum ya üniversiteli olmanın nasıl olduğunu “Okul prosedürü gereği herhalde” diye geçiriyorum içimden, aklımdan başka bir şey geçirmekten korkarcasına adeta. Sonra içerdeki başörtülü kız çıkıyor, sıra bende.

İçeri girdiğimde yüzünü hayatımın sonuna kadar unutmayacağım ve şu anda TV’de bas bas bağıran Nur Serter, sağında ve solunda oturan iki kadın bir de kapının hemen arkasına konmuş ayaklı bir kamera ve kameraman. Onlar masanın arkasında oturuyor, bense suçlular gibi karşılarına konmuş sandalyeye. Manzara sanki hapishanede suçluluğu kanıtlanmış bir mahkûm ve çapraz sorgu için karşısında duran savcılar. Neyle suçlandığımdan bihaber ne olduğunu anlamaya çalışırken Nur Serter,“Hoş geldin kızım” diyor gülümseyerek ve muhtemelen ben çıkarken de gülümsediğine pişman olacağını bilmeyerek.

Sohbet başlıyor. Ya da aşağılama ve aşağılanma mı diyelim bilmiyorum. Tabii video kaydı da başlıyor, Nur Serter’in verdiği komutla. “Hangi bölümü kazandın?”, “Kaç kardeşsiniz?”, “Kaçı okuyor?”, “Baban ne iş yapıyor?”, “Oturduğunuz ev sizin mi?” gibi önceleri, zaten Anadolu’dan gelen birçok çocuk gibi kötü olan maddi durumumu öğrenmeye yönelik sorular… Rahatsız oluyorum. ‘Ona ne ki maddi durumumdan’ diye geçiriyorum içimden. ‘Ben burslarla okuyacağım. Varsın babam Belediye işçisi olsun, varsın 7 kardeşten beşi okuyor olsun, varsın İstanbul’a gelmek için yol paramı lisedeki hocam vermiş olsun… Ben bu okulu bitireceğim…’ diye geçiyor içimden isyanla öfkeye bulanmış cümleler. Ben bunları düşünürken asıl sorular geliyor:

­−Başını niçin örtüyorsun, ailen mi baskı yapıyor?

−Allah’ın emri olduğu için.

−Ben de Müslümanım. Ne yani başımı örtmediğim için cehenneme mi gideceğim?

−Onu ben bilmem Allah bilir. Allah’la aranıza giremem ve böyle bir konuda hüküm veremem.

−Peki, bu şekilde okuyamayacaksın, bunu biliyor musun?

−Bu sorun düzelecek ben de hayalini kurduğum okulu okuyacağım, diyorum büyük bir kararlılıkla ve sorunun düzeleceğine o an için gerçekten inanarak.

Kararlılığımı görünce bu sefer taktik değişiyor ve para için doğru bildiğimden vazgeçeceğimi düşünüyor herhalde.

−Bak başını açıp okuluna git. Hem ailenin durumu da kötü, okursan onlara daha çok faydan olur, diyor. “Biz sana burs da veririz.” (Teklif ettiği burs 1998’de 60 TL ki bu para bizim kaldığımız özel yurdun üç aylık aidatıydı.)

−Paranız sizin olsun ben başımı açmam üniversiteyi de okurum, diyorum büyük bir saflıkla. Nasıl okuyacaksam!

Bu sefer o gülen yüz birden değişiyor kaşlar çatılıyor:

−Niçin açmıyorsun başını ne var ki bunda?

−Biri size başınızı örtün dese örter misiniz?

−Hayır örtmem!

−O zaman ben de açmam.

Müsaade isteyip kalkıyorum. Ne bileyim ki beni, başımı açmaya ikna etmek için kameralı bir odada ikna etmeye çalışacaklarını! Bilsem girer miydim hiç? Çıkıyorum ve GEÇİCİ OKUL KİMLİĞİMİ almak için bir başka sıraya giriyorum. Nihayet sıra bana geliyor ama görevli kimliğimi verebilmek için başımı açmam gerektiğini söylüyor. “Kimlik sizin olsun nasılsa geçici. Zamanı geldiğinde aslını alacağım Allah’ın izniyle.” diyorum ama o zaman hiç gelmiyor… Ne o “geçici kimliği” alabiliyorum ne de “aslını.” Oysa reailteye baktığın zaman ben o kimliği hak etmek için bir yıl çalışmıştım. ÖSS barajını aşıp o kimliği hak edecek puanı buz gibi bir odada çalışarak kazanmıştım.

Günler, haftalar, aylar geçiyor. Öğrenci belgem verilmediği için burslarım kesiliyor. Avukatla gidiyorum belgelerimi almak için. Avukat içeri giriyor ben kaldırıma çöküp o çıkana kadar mütemadiyen ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum… Eylemler oluyor. Gidiyoruz. Sağcısı solcusu hepimiz tek yürek olup “öğrenci dayanışması” içinde sloganlar atıyoruz “Eğitim hakkımız söke söke alırız!” “Rektör Alemdar âlem sana dar!” Sonra bir marş başlıyor yüreğimizden kopup gelen “Savaşa girdi kalbim bin yara aldı beni. Nerde bir acı varsa aradı buldu beni…” Hayatım boyunca görmediğim kadar çok polis görüyorum bir arada. Kortejler oluşturuyoruz polisi aşmak için ama aşamıyoruz. Yediğimiz tazyikli suların üstüne sırtımızda patlayan coplar, sırtımızdan çok yüreğimizde bir ömür silinmeyecek izler bırakıyor.

TV de çıkan eylem görüntülerini gören babalarımız önce tehditler savuruyor. Sonra güzellikle başımızı açmaya ikna etmeye çalışıyor, olmuyor. Başaramayınca da üç yıl sürecek bir küsme eylemine giriyor, beyinlerimizin yıkandığına inanarak… Annelerimizle gizli saklı konuşuyoruz telefonlarda çünkü bu ülkede olduğu gibi ailelerimizde de yasaklıyız. Onlar telefonun bir ucunda ağlıyor biz diğer ucunda. Gözyaşlarımızdan hiçbiri onlardan ilk defa ayrılmanın verdiği hüzne değil; tamamı bir türlü anlam veremediğimiz “okuma engeli”ne… Birbirimizi özlediğimiz için ağlamamız gerektiğini bile unutuyoruz. Oysa daha ana kuzusuyuz. İlk defa ayrılmışız baba ocağından. İstanbul Kaosunun içinde yaşama mücadelesi verirken bir de boyumuzu fersah fersah aşacak yükleri taşıyacağımızı nerden bilebilirdik ki?

İrticacı oluyor adımız, siyasal İslamcı oluyor ve daha adını o zamana kadar duymadığımız onlarca yafta vuruluyor alnımıza. Hâlbuki o zamana kadar annelerimiz önümüze yemeğimizi koymasa eğlenmekten başımızı alıp yemek yememiz gerektiğini bile hatırlayamayacak kadar çocuğuz aslında. Nasıl bilebilirdik ki bu çocuklukla ülkenin varlığını ve birliğini tehdit edecek unsurlar olduğumuzu söyleyeceklerini?

11 Ekim’de el ele tutuşuyoruz en doğal hakkımız olan eğitim hakkımız için. Kimler yok ki, yaşlı nineler, dedeler, erkekler, kadınlar, başörtülüler, başı açıklar… Yaklaşık 3 milyon insan bizim haklarımız için sadece el ele tutuşuyor. Daha bir yürekleniyoruz. Umutlanıyoruz birileri sesimizi duyacak diye. Eylem sakin geçse de polis müdahale etmese de gecenin bir yarısı kaldığımız yurt basılıyor ve Tıp Fakültesi öğrencisi ablalarımız Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılanmak üzere gözaltına alınıyorlar. Suçları el ele eylemini organize etmek… “Vermeyiz!” diyoruz. Polis amirinin öfkeli sesi ürkütüyor bizi: “Hepinizi bir bir gözaltına alırız!” Büyüklerimiz bizi teskin edip içeriye alıyor. Sonrasında anlıyoruz ki gündüz vuku bulan sessiz müdahalenin arka planında gece yarısı operasyonları varmış…

6 Kasım geliyor. YÖK’ü protesto edeceğiz. Bu sefer tedbirliyiz. Spor ayakkabı ve boyundan asılan çanta polisten kaçabilmek için gerekli tedbirler kanımızca. Tedbirimizi alıp çıkıyoruz meydana yine. “YÖK şaşırma, sabrımızı taşırma!” Sonra solcu arkadaşlarımızla “Çav bella…” diyoruz. Diyoruz ama sesimizi bizden başkasına duyuramıyoruz. Üzerimize sıkılan tazyikli sudan kaçamayıp yerlere kapaklanıyoruz. Polis copuyla yerimizden fırlayıp Fatih Camii’nde alıyoruz soluğu. ‘Nihayet bu sefer de gözaltına alınmadık’ diyoruz. Sonra bir arkadaşımızın kafasının kırıldığını fark ediyoruz. Dikiş atılması için gittiğimiz hastanede paramız çıkışmayınca bir anne bebeğinin kundağındaki altını bize verip “Masrafları bununla karşılayın kızım.” diyor. Yurda yürüyerek gidiyoruz. Yol paramız kalmıyor.

Sonra bir gün Cumhur olarak toplanıyor ve Baş’a şikâyete gitmeye karar veriyoruz. Öyle ya küçükken abimizden ablamızdan dayak yediğimizde en büyüğümüze; annemize babamıza şikâyet ederdik o da sorunu çözerdi. Belki iki taraf da fırçayı yerdi ama sorun çözülürdü. Bir ümit; gecenin bir yarısı İstanbul’dan Ankara’ya gitmek Baş’a halimizi arz etmek üzere yola çıkıyoruz. Ankara soğuk, zemheri ayazı… Oysa içimizde İstanbul’dan beraberimizde gelen öyle bir ateş var ki taşıdığımız ateş Ankara’yı bile ısıtıyor. Çankaya’nın kapısına gidiyoruz. Yalvar yakar içeriye girip görüşme talep ediyoruz. Ama Baş “bir dilekçe yazsınlar bana getirin” diyor. Arz-u halimizi yazıp altına imzamızı atıyoruz. Atıyoruz da aslında kimsenin o arz-u hale bakıp da bizim için bir şeyler yapacağına inancımız olmayarak atıyoruz. Yine aynı soğukta Akif’in “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!” mısrası misali başımızı otobüsün soğuk camına dayayıp gözyaşlarımızı TEM otoyolu ile paylaşarak yola koyuluyoruz.

Bir yıl süren ‘okuyamama macerası’ esnasında bizi okutmayanlara inat taşralılığın izlerini silmeye çalışarak o kurs senin bu kurs benim daha da kültürlenmek için oradan oraya koşturup duruyoruz. Dil öğreniyoruz, isyanla taşan yüreğimizi bastırmak için Ebru, Hat, Resim gibi sanatsal kurslara gidip kalbimizdeki ağrıları suya ya da kâğıda resmediyoruz… Kimimiz gitar çalmaya çalışıyor, kimimiz ney üflüyor, kimi bağlama çalıyor. Bütün geceler sabahlara kadar birbirine karışmış acemi sazendelerin çaldığı enstrümanlara eşlik eden kanayan yüreklerin sesine şahit oluyor gizliden gizliye. İlk sene böylece bitiyor. Bir gün irticacı diye suçlanan ağabeylerimiz, ablalarımız elimizden tutup bizi karşılarına alıyorlar ve “okumakta kararlı mısınız?” diyorlar. Cevabımız gelirken hayalini kuruduğumuz şey aslında, “elbette okuyacağız!” “Okuyacağız da nasıl olacak bu?” diyoruz içten içe. Bizi rahatlatan ama bir o kadar da korkutan bir teklif: “Sizi yurtdışına gönderelim, orada okuyun madem.” Ailelerimizin durumu belli… “Bizi maddi olarak destekleyecek kimse yok” diyoruz ama ona da çözüm bulunuyor. Neticede ite kaka her birimiz daha ülke içinde bir başka şehre gitmiş olmayı bile içimize sindirememişken dünyanın dört bir yanına çil yavruları gibi dağılıyoruz. Ayrılırken uçaktan pilot anons yapıyor. “Sol tarafta oturan yolcularımız camdan bakarsa İstanbul’un güzelliğine gökyüzünden şahit olacaktır.” Hâlbuki biz aşağı bakarsak kalbimize gömmek üzere olduğumuz yaralarımızın tekrar kanayacağından korkuyoruz, bakmıyoruz…

Oradan üç kuruş buradan beş kuruş derken kendimizi tekrar üniversite kapısında buluyoruz. Bu sefer biraz daha ürkek biraz daha dışlanmışlığın verdiği ortak acıyla birbirimize sarılarak yaşamayı öğreniyoruz. O sıralar Türkiye’den müthiş bir beyin göçü oluyor yurtdışına. Gidenler kırgın, gidenler ürkek, gidenler gözyaşlarını içlerine akıtan yürekli kızlar. Bizi bizden olanların dışladığı yerden sonra, gittiğimiz yerlerde bu sefer kucak açanlar karşılıyor. Okul bittiğinde okul başarı grafiğini yükselttiğimiz için Rektör Yardımcıları tebrik ve teşekkür ediyor. Şaşırıyoruz. O zaman öğrenmeye başlıyoruz artık üniversiteli olmayı.

En önemlisi de ne o üniversite hayatımız boyunca ne de sonrasında gelen yıllarda bu acıyı hatırlamak istemiyoruz. Adeta yüreğimizin bir yerini kendimiz dâhil herkese kapatıyoruz. Ortak acımızın olduğu arkadaşlarımızla bile bu konuyla ilgili tek cümle kuramıyoruz. Memleketten gelen misafirlerimiz dâhil hiç kimseyi İstanbul Üniversitesi’nin önünde fotoğraf çektirmeye götürmüyoruz. Mecburiyetten oralara yolumuz düştüğünde kafamızı tramvayın geçtiği tarafa çevirip geçmişte zorla kapattığımız yaraların tekrar kanamasına izin vermiyoruz. Ürküyoruz 98’de duvarlara sinmiş eylem seslerimizi tekrar duymaktan. Ürküyoruz kaldırım taşlarının içine çektiği gözyaşlarımızın tekrar dışa vurmasından…

Mezunuz şu anda. Hayatın içinde her birimiz ayrı bir yerde bu ülkenin insanına hizmet için çalışıyoruz bütün engellemelere rağmen. Kimimiz hasta kurtarıyor, kimimiz öğrenci yetiştiriyor üniversiteye… Bizi dün engelleyenler bizim kadar yarar sağlayabiliyor mu bu ülkeye, merak ediyoruz doğrusu. Hayalde yüksek lisanslar vardı. Akademik kariyer yapmak vardı. Aradan koca 12 yıl geçti ama değişen hiçbir şey yok. Emine Erdoğan hala GATA’ya alınmıyor. Hayrinnüsa Gül Cumhurbaşkanı eşi olmaya layık görülmüyor. Haberleri seyrederken gözyaşlarımız yüreğimizin en gizli yerinden onlara eşlik ediyor sessiz sedasız. Biz hayallerimiz cebimizde bizi bu halimizle kabul edecek birilerinin çıkmasını hayallerimizin cebimizden çıkıp hayat gailesi içinde yerini almasını bekliyoruz hala.

Ve son sözüm “İKNA ODASI diye bir şey yok” diyenlere:

O video kayıtlarını ortaya çıkaracak kadar yüreğiniz varsa biz bütün yüreğimizle hazırız, burada duruyoruz.

Çıkarın o kayıtları da var mı böyle bir şey yoksa biz size iftira mı ediyoruz hepimiz görelim!

Esra Emine Yıldız

Kaynak: Ak-der.org

Bir cevap yazın