Başörtülünün kendi sesi olur mu?

Gündelik yaşantı içerisinde karşılaştığımız, söz gelimi çocuk kavgalarından tutun da, siyasal çekişmelere kadar bu kural geçerliliğini koruyor. Hak alma sırasında ilk sırada yer alan, hakkını en ateşli biçimde savunan oluyor. Meşru bir hak uğruna mücadele etmek ise neredeyse bütün toplumlarda övgü ile karşılanıyor.

Oysa bu kaidenin her zaman işlemediği de oluyor. Bunun son örneği başörtüsü mücadelesi çerçevesinde yaşanıyor. Başörtüsü sorununun çözümü için, başörtülü milletvekilinin şart olduğu iddiası ile yola çıkan “Buluşan Kadınlar Platformu”na verilen kimi tepkiler, hakikaten başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmemizi gerekli kılıyor.

Bu tepkiler içinde en göze çarpanlar, başörtülü milletvekili talebinin AK Parti’nin kapatılması tehlikesini barındırıyor olması, başörtüsü mücadelesi içerisinde kimi isimlerin fazla ön plana çıkarak şöhret, mevki ve makam sahibi olmaları ve başörtüsü mücadelesinin din dilini kullanmayı bırakmış olması geliyor. Tehlike çanları çalınırken, aceleci bir analizle bahsi geçen talebin hiç de masum bir talep olmadığı izaha çalışılıyor. Çalışılıyor da biraz insaflı bir bakış, samimiyet konusunda ciddi endişeleri beraberinde getiriyor.

Zira samimiyete gölge düşüren, başörtülü aday olması halinde yaşanabileceklerden duyulan endişenin ortaya konulması değil. Böyle bir taleple ortaya çıkılmasını abes bulan ve bu talebe neredeyse öfke duyan ton. Yani başörtülü aday partiyi kapattırır diye endişe etmek ve bunu beyan etmek başka bir şey. Ki bu kaygı da milyonlarca insanın canını yakan bir sorunun çözümüne hizmet edebilecek bir olasılığı, statükoya kurban etmek olarak görülebilir ve pekâlâ eleştirilebilir. Ne var ki bu kaygıyı ortaya koymak da meşru bir haktır ve bir noktaya kadar anlaşılabilir. Anlaşılamaz olan böyle bir talebin dile getiriliyor oluşuna yönelik öfkeli, dışlayıcı ve neredeyse tekfir edici yaklaşım. Bu talebi ortaya koyanları ve ona destek verenleri ‘ajanlaştıran’ bu bakış tehlikeli bir bakış ve samimiyeti kadar, kendisini ortaya çıkaran saikleri de sorgulamayı gerekli kılıyor.

Zira başörtüsü sorununun ve bu sorun etrafında yeşeren hak mücadelesinin belki de en dikkat çekici boyutu, Müslüman kadınları birer aktör olarak ortaya çıkarması oldu. Bu failleşme beraberinde bir ‘özgüven’ ve ‘bireyleşme’yi de getirdi. Bundan on beş-yirmi yıl öncesine kadar her türlü İslamî oluşum içerisinde yer alan ve sessiz çoğunluğu teşkil eden, hakkında karar verilen, angarya işlere sürülen, erkek liderlere, önderlere ve ‘abi’lere tabi olan, bunun karşılığında da muhayyel bir koruma altında yaşayan kadınlar, 28 Şubat’tan sonra işlerin hiç de düşündükleri gibi olmadığı gerçeği ile karşı karşıya kaldılar. Üniversite kapılarında oturma eylemleri sırasında kadınlıklarından ziyade Müslümanlıklarının farkında olan bu insanlar, başörtüsü takmak zorunda olmayan diğer Müslüman kardeşlerinin aslında ‘erkek’ oldukları için o sıkıntılara maruz kalmadıklarını fark ettiler. Zaman içinde siyasette, ekonomide, medyada ve toplumsal yaşamda ‘erkek Müslüman kardeşleri’ hızla ilerlerken, başörtülü kadınlar üniversite kapılarında polislerle kovalamaca oynadılar, başvurdukları işlerde parya statüsünde çalıştılar ve kimileri yurtdışına çıkmak ve kendi başlarına gurbeti omuzlamak zorunda kaldılar. Kendilerinin velisi olduğunu düşündükleri erkekler ortalıkta pek fazla görünmediler. Hatta birçoğu evlenmek için bile başörtülü adaylardan uzak durur oldular. Bu süreç başörtülü kadınların ‘kadınlıklarını’ fark etmelerini de beraberinde getirdi.

Bu farkındalık pek çok alanda farklı okumalara da kaynaklık etti. Adeta bir paradigma değişimi yaşayan Müslüman kadınlar, din dilini kullandığını iddia eden birçok erkek ile laik kesimin erkeklerinin, ‘Müslüman kadın’ konusunda nasıl bir örtüşme içinde bulunduğunu artık daha rahat görebiliyorlardı. Kendi giyimlerinden, saç-sakal tıraşlarına, ekonomik ve siyasi faaliyetlerine kadar pek çok alanda en özgürlükçü yorumlara itibar eden Müslüman erkeklerin, sıra kadınlara gelince, ‘kadının yeri evidir’ diyen ve erkeği kadından üstün gören bakışı ile Müslüman kadınları kamusal alanda görmek istemeyen laik bakış açısı nasıl da birbirini besliyordu.

MÜSLÜMAN KADIN ‘CIZIRTI’ ÇIKARMAKTAN KORKMUYOR

Bu okuma biçimleri başörtüsü mücadelesinin diline de yansıdı. Talepleri dinî bir talep olmasına karşın, başörtülü kadınlar artık insan hakları, özgürlük gibi köken itibarı ile Batılı olan kavramları kullanmaktan imtina etmiyorlar, feminizm paradigmasından uzak durmuyorlardı. Zira yaşanılan ve mücadele verilen dünya modern bir dünyaydı ve sesinizin duyulması için önce o dünyanın dilini konuşmak gerekiyordu. Başörtülü kadınlar düşe kalka o dili konuşmayı öğrendiler ve bir de o dilden seslerini duyurmanın mücadelesi içine girdiler.

Bu mücadeleyi hayatlarının her alanında veren, ancak Müslüman erkekleri yanlarında bazen görebilen başörtülü kadınların, bu süreçte Müslüman erkeklerin ‘verili üstünlüğünü’ tartışmaya açmaları zor olmadı. Bu süreçte dinin kendisinden olduğu düşünülen kimi nosyonların, aslında ataerkillikle iç içe geçmiş yorumlardan ibaret olduğunun farkına varıldı. Kültürün getirdiği ve erkeğe verilen himaye rolünün karşılığı ‘üstünlük’ ise, başörtülü kadınlar okul kapılarında coplanırken, hastane kapılarında itilip kakılırken, sınav salonlarından gözyaşları içinde çıkarılırken soru işaretine dönüşmeye başlamıştı bile.

Bugün başörtülü kadınlar, dindar entelektüeller tarafından din dilinden uzaklaşmakla itham ediliyorlar. Hiç de ‘dinî’ olmayan kazanımlara zarar verebilecekleri endişesi ile hedef tahtasına konuluyorlar. Bu iddiayı dile getirenler şunu da gözden kaçırıyorlar; başörtülü kadınlar on yıllardır siyasetin içinde yer alıyorlar. Ve ayrımcılığın kendi yapıları içinde bile ne şekilde kanıksanmış olduğunu görebiliyorlar. Dertlerine derman olacaklarına inandıkları kadın milletvekillerinin de gündemlerine giremediklerini bizzat yaşayarak tecrübe ediyorlar.

Hal böyle olunca sözü dolandırmadan söylemenin erdemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Kâh reel-politikanın şartlarıyla, kâh feminist yaftalamasıyla kâh Allah ile korkutmanın artık bir karşılığı yok. Zira Müslüman kadınlar artık ‘cızırtı’ çıkarmaktan korkmuyorlar ve her şeye kafa sallamak istemiyorlar. Müslüman kadınlar ‘üstünlüğün yalnızca takva ile olduğu’nun artık farkındalar ve kadın olmaktan da başörtülü olmaktan da utanmıyorlar. Kendilerinin var olmadığı bir Meclis’te kolay kolay hatırlanmayacaklarını ise çok iyi biliyorlar. Ve hiç değilse talep ediyorlar. İsteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü misali…

FATMANUR ALTUN, SOSYOLOG

Kaynak: ZAMAN

Bir cevap yazın