Meydanın anlamı

Meydan, bir temsil alanıdır. Görünürlüğün, sistemin nabzını duymanın alanı. Ortak ruhun inşa edildiği, ortak tarihin görünürlük kazandığı sembollerin alanıdır meydanlar.

Kalabalıkların orada toplanmakla hissettiği ‘biz olmak duygusu’ ihtiyaç duyulan tekliğin, tevhidin bir yansıması gibidir. Orada bir olmanın gücü, zafer ve özgürlükle taçlanır. Büyük bir gövde olarak yansıyan aynılığın verdiği güven, aynı ülkünün neferi olmanın verdiği konfor duyguları görünür kılar.

Büyük zaferlerin, diktatörlerin kutsandığı törenlerin yapıldığı alanları hatırlayın; Çin’den başlayıp Latin Amerika’ya uzanan coğrafyada, Mao’nun, Hitler’in, Stalin’in, Peron’un konuştuğu meydanların dili yeni mitolojilerin, ‘muhayyel biz’in inşa umudunun dilidir.

1 Mayıs’ta Taksim Meydanı da tüm sembolleri ve çağrışımlarıyla geleceğin Türkiye’sini haber veriyordu. Taksim’de toplanan kalabalığa bakmak, sosyal bir laboratuvara bakmak gibiydi. Merkez-çevre kavramlarını yeniden düşünmeye zorlayan o meydanın da tarihteki örnekleri gibi hatırlattığı ortak bir anlam var. Gelecekteki Türkiye’nin habercisi olan gösterge ve sembollerin yan yana duruşundan doğan bir anlam bu.

Tüm renklerin temsil edildiği, sistemin dışına itilenlerin yer bulabildiği bir özgürlük alanı…

Çünkü meydan, her durumda merkezin değerlerini barındırır. Meydanın dışına itilenlerin biriktirdiği öfke ise oraya ait olamamaktan beslenen bir öfkedir. Tarihte de öyleydi. Sunak ve mabetlere yüklenen anlam zamanla agora’ya yüklendi. Agoraya girebilmenin şartı temiz ve lekesiz olmaktı. Sistemin tarif ettiği temizlik ve değere sahip değilseniz agoraya giremiyordunuz. Katiller mesela agoraya alınmıyordu.

Taksim Meydanı’nda ise bu yıl bambaşka bir tarih yaşandı. Türkiye’nin demokrasi yolculuğunu tüm dinamikleri ile yansıtan bir kalabalık vardı orada. Klasik sol sembollerden bugünün ikonlarına tüm farklılıklar bir aradaydı. İşçi sınıfının pazulu, çekiçli bayraklarının yanı sıra mor, turkuaz ve gökkuşağını bayrak yapan topluluklar yürüdü.

Bastırılmış kimlikler, rejimin dışladığı kesimler 1 Mayıs günü hep beraber merkeze doğru yürüdüler. Bir tür fetih alanı gibi gördükleri meydanın anlamını hatırlatarak. Çünkü her meydanın olduğu gibi Taksim Meydanı’nın da bir hafızası var. O hafızayı uyandıran, hatırlatan jestler ise kaçınılmaz olarak geçmişi yeniden okumayı, geçmişle yüzleşmeyi getiriyor. En nihayetinde kıyıya itilmiş olanların merkeze yaklaşması, merkezde kendine yer bulmasıydı o günün anlamı. Çünkü ancak orada kendine yer bulmakla merkeze ait hissedip, kin duymamayı öğreniyorlar.

Taksim Meydanı’nda göze çarpan en belirgin şey, hiç kuşkusuz polislerin yokluğuydu. Plastik kelepçelerle bağlanan bariyerlerin sağladığı asayiş, kurşun, cop ve gaz olmadan da ‘asayişin’ mümkün olabildiğini kanıtladı.

Ama bana kalırsa asıl çarpıcı kare, askerlerin durduğu yerdi. Taksim Meydanı’ndan ayrılıp Teşvikiye’ye doğru yürürken tesadüfen gördüğüm manzara, askerin kendini hâlâ rejimin bekçisi gördüğünün kanıtı gibiydi. Askerler her ne kadar bir tür mahcubiyetle Harbiye açık hava tiyatrosunun içindeki merdivenlerde konser izler gibi bekletilse de orada bulunmaları bile anakronikti.

Bir an düşündüm, laleler ve gülibrişim çiçekleri arasında soluk alıp veren İstanbul’da polis bile çekilmesi gereken yeri öğrenirken asker, merkezde olmaktan ısrarla vazgeçmiyordu.

Geçenlerde katıldığım bir toplantıda dinleyicilerden biri ‘askerî alanların şehir içinde ne işi var, dağlara doğru gitsinler’ diyordu.

Asker hayatımızdan çekilmeli evet. Ama sadece dağlara doğru değil! Tüm demokratik ülkelerde olduğu üzere ülkesinin dış güvenliğini dert edinmeli… Çünkü ancak askerin sınırlara doğru çekilmesi, polisin görünmemesi başarıldığında merkez ve çevre tanımı yerli yerine oturur ve çevredeki basınç azalır.

BEJAN MATUR, ZAMAN


Bir cevap yazın