Kürt sorununa İslamcı bakış çabaları

Ez mame di hikmeta Xwedê da,

Kurmanc di dewleta dinyê da,

Aya bi çi hawî mane mahrum

Bil cümle jı bo çi bune mahkum,

Ahmedi Xani’nin bu dizelerinden anlaşıldığı gibi, onun döneminde de Kürt sorunu bütün yakıcılığıyla devam ediyormuş. Doğrudur, Osmanlı döneminde Kürt aşiretlerine sınırlı bir otonomi verilmişti, ancak verilen hak, özgürlük ve kendi-kendini idare etme, sadece Osmanlı sisteminin temellerini sağlamlaştırmaya yönelik bir proje şeklinde olmuştur.

Aşiretlere mahalli yönetimlerde verilen bazı yetkiler ve savunma göçlerinin oluşturulması tamamen Osmanlı yönetimine bağlı bir yapıyla şekillendirilmiştir. Merkezi yönetimin emirleri harfiyen uygulanmış ve mahalli yönetimin kendi etnik varlığına yönelik (medreselerde Kürt dilinin öğrenilmesi hariç) bir çalışması olmamıştır.

Osmanlı bu şekillendirmeyi de, ulus-devlet siyasi bilincinin batıdan doğuya doğru gelme ihtimaline karşı bir tedbir olarak yapmıştır. Batı kaynaklı ulusal siyasi bilinçlenmeyle, Balkanların ve Arapların ulus-devlet mücadelesi vermesi üzerine, Osmanlı en azından İran ve Rusya’nın ulus-devlet bilincinin şekillendirmesi kışkırtmalarına karşı, aşiretlerin bu tehlikeyi bertaraf etmede istenilen özelliklere sahip olduğuna karar verir ve onlara sağladığı belirli imtiyazlarla Hamidiye Alaylarını kurdurur. Hamideye Alayları, Ruslara, İranlılara karşı askeri bir süvari kalkanı olmakla birlikte, Osmanlının savaştığı bütün cephelere gönderilen gönüllü öncü kuvvetler olarak da kullanılmışlardır.

Bu bağlamda, alayların en büyüğü olan 50. Süvari birliği, Ermeni katliamında kullanıldıktan sonra Yemen’e gönderilmiş ve tek süvari geri dönmemiştir. Irak’ın Şengal bölgesine gönderilen süvarilerden büyük bir kısmı çatışmalarda öldürülürken, geriye kalanlar da sıtmadan hayatlarını kaybetmişlerdir. Ruslara, İranlılara, Balkan ülkelerine karşı kullanılmalarıyla yetinilmemiş, Kürdistan’da Kürtlere karşı da kolluk birlikleri gibi hizmet vermişlerdir. Yani, Kürdün Kürdü öldürmesinde Hamidiye zihniyeti devrede olmuştur.

Osmanlıya başkaldıran aşiretlerin sindirilmesinde, -hilafete inanç açısından bağlı olmak adına- acımasız olmuşlardır. Kurulan Hamideye Alayları, Osmanlı karşıtı güçlerin imha edilmesinde kullanılmasının yanında, bir ulusun başka bir ulusa dönüşmesinde de köprü görevini görmüşlerdir. Hamideye Alaylarını oluşturan aşiret çocukları, Osmanlı merkezinde almış olduğu kültürü Kürdistan’a taşıma görevini gönüllü olarak yapmışlardır.

Cumhuriyetten sonra da bunun yolları aranmıştır. Ancak Kürtlerin Osmanlı, halife, ümmet, İslam kardeşliği gibi bağlılıklarından dolayı hazırlanan proje yeterince başarılı olmamıştır. Türkiye’nin yeniden inşa edilmesi maksadıyla geliştirilen konseptte, Kürtlere belirli haklar verilmesi sözlerinin geçerliliği uzun süreli olmamış ve kısa bir süre sonra Kürtler yeniden aldatıldıklarının farkına varmışlardır.

Yeni cumhuriyette, bu potansiyeli tamamen imha etme ve Kürtlerin varlıklarını sürdürdükleri alanlarda da dönüştürme ve fiziki potansiyeli başka uluslarla karıştırma yolu tercih edilmiştir.

İmhadan sonra başlayan uzun sessizlik ve korku sürecinden sonra biriken potansiyel siyasi bir bilinç olarak ortaya çıktı ve bunun neticesinde Kürt ulusunun egemenliği, bağımsızlığı, kendi kendini yönetmesi veya yerel yönetimlerde söz sahibi olması siyasi bir bilinç olarak ortaya çıktı.

İslamcılık argümanlarının hakim olduğu alanında sindirilmiş olan Kürtler, bu bilinçlenme sürecinde sağcı düşüncenin öncülüğünü yaptıklarından Kürt siyasal bilinci, Ümmetçilik anlayışına vurulan bir darbe olarak algılandı. Son yıllarda Kürt siyasal bilincinin çözüm önerilerinde varlığını ciddi manada hissettirmesi üzerine, Türk ırkçı şoven ümmetçilik anlayışına karşı İslamcı Kürtlerin de zihin bulanıklığına rağmen, yeni arayışlar içerisinde oldu gözlenmektedir.

Güçlerini kaybetme endişesi içerisinde olan belirgin bazı Türk İslamcılar ise ellerinden geldiğince bu zihin karışıklığından yararlanmayı ihmal etmiyorlar. Kürtlerin sosyal, siyasal, kültürel ve tarihi açıdan soykırımının bir toplum mühendislik projesi olan dönüştürme ve devşirme neticesinde, Türkiye’de bir ortak siyasal Kürt aklının oluşmadığını görüyoruz. Bütün alanlara yayılan siyasal soykırımın devamında, Kürtler çeşitli kamplara ayrılmışlar ve çoğu alanda ise sistemin hazırlamış olduğu projeler içerisinde yer almasının zemini oluşturulmuştur.

AKP, MHP ve benzeri siyasi partilere kadar değişik dernek ve sivil toplum kuruluşunda yer alan Kürtlerin, siyasal/sosyal alandaki öncü konumundaki varlıklarının dönüştürme ve devşirmenin neticesi olduğu açıktır.

İkilem içerisinde olan bu potansiyelin, kendi etnik kimliğiyle dönüştürülmüş kimlik arasında bocaladıkları, içinde bulundukları siyasal ve sosyal duruştan rahat bir şekilde anlaşılabilir.

BDP’nin Kürtlerin tamamının oyunu alamamasını bu devşirme ve dönüştürme projesi içerisinde değerlendirmek gerekir. Siyasi partilerde Hamidiye Alayları ruhunu canlı tutan Kürtlere ek olarak, dernek ve sivil toplum kuruluşlarında faaliyet gösteren Kürtler, merkezi yönetime başkaldıranlara karşı Hamidiye ruhuyla karşı koydular ve inkar etme, yok sayma ve bütün zulümlerin müsebbibi olan sistemle, yine onun saldırganlık konseptinin neticesi olan silahlı örgütler aynı kefeye konuldu. Sebep ile sonuç birbirine karıştırıldı.

Sonucun etkisiz kılınması için, fiziki saldırılar düzenlendi ve ilerlemesini engellemek maksadıyla geçmişte süvari alaylarının yaptığı gibi siyasi Kürt bilinci imha edilmeye çalışıldı. Bunda etkili bir duruş sergilenmediği de söylenemez. Zira uzun bir zaman faili meçhul cinayetlerden dolayı, Kürt şehirlerinde siyasi çalışmalar sekteye uğratıldı.

Karşı dirençten önceki yapılanma özelliğinde Kürt kimliğinin varlığı ve Batı merkezli düşüncelerden kopuş tezleri belirgin bir hale gelmiş olmasına rağmen, daha sonraki dönemlerde Sol referanslı siyasal Kürt cenaha benzememek endişesiyle, olabildiğince geçmişten kopma sürecinin yaşandığı inkar edilmez bir gerçektir.

Hatta İslamcı Kürt cenahında PKK’nin bir rakip/düşman olarak görüldüğü ve onun Kürt halkı üzerinde imtiyaz sağlayabileceği alanlarla rekabet içerisine kopyacı bir faaliyet yürütüldüğü de biliniyor.

PKK’nin Kürt orijinli bütün çıkışlarına karşılık, İslamcı Kürtlerin rakip kompleksiyle yeni alternatifler ürettiği giderek hissedilir bir hale gelmiştir. Nevroz’a karşılık Kutlu Doğum Günü, Dünya Kadın Gününe karşı Hz. Fatıma Günü türünden çıkışlara ek olarak, son dönemlerde aşiretler arasındaki kan davalarını sonuçlandırma ve barışın sağlanması alanına kayıldığı da gözlenmektedir.

Gazete ve dergilerin yanında yakın bir zamanda Roj TV’ye rakip olarak ortaya çıkabilecek bir TV de sürpriz olmayacaktır. Yapılan bütün çalışmaların sadece rakip olarak görülen PKK’nin Kürt ulusu üzerinde vesayet sahibi olmaması yönünde olduğu açıktır.

Kürt İslamcılar kendilerinde bu yetkinliği gördüklerini iddia edebilirler mi, veya böyle bir vesayete talip olmaları ne kadar gerçekçi olabilir? Bunun sağlıklı bir zeminde tartışılması gerekir.

Kürt etnik kültürel orijinin korunması için hiçbir çaba göstermeden, geçmiş süreçte de siyasal ortak Kürt aklının oluşmaması için sistemin projelerine yakın görünümünü sergileyenlerin, böyle bir talebinin gerçekçi olmadığını unutmamak gerekir.

PKK’nin rakip görülmesi veya sebep ile sonucun birbirine karıştırılmasının dışında, Kürt İslamcıların zihin bulanıklığından kurtulduğunu söylemek şu anda gerçekçi olmaz. En azından İslamcı Kürtlerin, sorunla ilgili çözüm projelerinin olduğunu söylemek de mümkün değil. Bu biraz da, bugüne kadar Kürt İslamcılarının soruna ilgisiz kalmaları ve bu alanda herhangi bir çalışma sergilemeyişlerinden kaynaklanıyor.

Çaba gösterilmeyen bir alanda hak talep etmenin/muhatap kabul edilmeyi istemenin yanlış olduğu gerçeğiyle, siyasal kafa karışıklıklarına teslim olmuş bir bocalama yaşandığı söylenebilir. Özellikle bazı Türk İslamcıların bunun inşasına büyük katkı sağladıklarını söylemek insafsızlık olmaz. Onların bu yozlaştırma ve içini sulandırma çabalarının yeni bir hareket tarzı olmadığını Osmanlı dönemindeki tarihi süreçten, bakış açılarından çıkarabiliriz.

Taraf olma bilinçaltı düşüncelerle gerçekleştirilen bu çabalar neticesinde, bütün sosyal olgularda olduğu gibi soruna çözümün İslami bir renk almasına çalışılıyor. Referans olarak gösterdikleri kavramlar ise, başka alanlara kaptırılmış içi boşaltılmış; adaletsizliğin ve eşitsizliğin simgelerine dönüşmüştür. Bütün samimi olmayan çabalara rağmen maksada hizmet etmek için sertleştirmeye çalıştıkları kabuklar kırılıyor, ortak siyasal Kürt aklının oluşması için yeni bir süreç başlıyor.

Sorun çerçevesinde öne çıkan çözümler arasında İslamcıların önerileri görülmüyor. İslam Kardeşliği ve Ümmet anlayışı şeklinde inşa etmeye çalıştıkları çözüm önerileri, bu süreçte kendilerini bile ikna edecek derecede inandırıcı gelmiyor. Çünkü bu kavramların içi boşaltılmış ve uzun bir tarihi süreç içerisinde başka bir ulusa hizmet etme aracı haline getirilmiştir.

Osmanlı döneminde, halifenin projelerine hizmet amaçlı şekillendirilen Kürdistan bölgesine yönelik otonominin bir benzerinin, sosyal alana yayılmış olan Kürt bilinci karşısında geçerli olabileceğini söylemek doğru olmaz. O gün ruhunun, değişik alanlarda Kürt bilincini kırmak için çaba içerisinde olduğunu kabul etsek bile, yükselen bilinç karşısında geri dönüşü olmayan bir sürecin içerisinde olduğumuzu söyleyebiliriz.

Fethullah Gülen hareketinin bütün alanlara yayılan yozlaştırma, devşirme ve dönüştürme çabaları, hükümetin şehirlerde kurmuş olduğu kültürel amaçlı merkezlerin, Kürt çocuklarını irşat etme/dönüştürme çalışmaları için gizli bir şekilde Gülen cemaatine devredilmesi de bu süreci engellemeye yetmeyecektir.

Beğenelim veya beğenmeyelim Kürt halkının ekseriyeti, yeni dönemde ortaya çıkan siyasal bilinçlenmeye olumlu bakmaktadır.

AKP üzerinden sistem finanslı sivil toplum kuruluşlarının veya devşirme/yedek konumundaki derneklerin, kendisine rakip olarak gördüğü siyasal bilinç karşısındaki dirençlerinin de, toplumun gerçeklerinden kaynaklandığını söylemek yanlış olur.

Sistemin şemsiyesi altında, sistemin hazırlamış olduğu tuzağa rağmen neticeden doğan zulümle uğraşmak, sebepleri inşa edenleri unutma anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, PKK veya Kürt İslamcılarının bu alanda yapmış oldukları bütün yanlışların ana kaynağı sistemdir. Sistemin hazırlamış olduğu tuzaklardan dolayı, ortak bir mücadele alanı geliştirilemiyor ve çoğu alanda mazlum insanların birbirlerini kırmalarına/imha etmelerine pirim veriliyor.

“Sistemin ekmeğine yağ sürmekle, sistemin hazırlamış olduğu tuzakların farkına varacak bilince ulaşmanın önünde engel olarak oyuna gelmek”, arasında büyük bir tezat/fark olmasa gerekir. Böyle bir iddiada, ancak enaniyet, büyüklenme ve kendisini yeterli görme anlayışı yatar.

Sistem eskiden beridir, vatandaşlarına tuzak kuruyor, oyuna getiriyor, kandırıyor, kendi projelerinde kullanılacak aktörler haline getiriyor, kendi benliğinden uzaklaştırmak maksadıyla sinsice aldatıyor. Sadece koruculuk sistemi bile bu aldatmanın/kullanmanın bariz örneği değil mi? Dış veya iç siyasette buna benzer yüzlerce projede Kürtlerin birbirini kırmalarının planları uygulamaya konulmadı mı?

Koruculuk sadece elinde silahla dolaşan binlerce aşiret mensubuyla yapılmıyor. Kültürel, siyasal alanda, düşüncenin yozlaştırılması, sulandırılması, aşamalı imha edilmesi maksadıyla sosyal hayat içerisinde da koruculuk ruhunun hakim olduğunu görmemiz lazım.

Gerçeğimizle yüzleşmeden, şeffaflaşmayı kabul etmeden ve başkalarının bizi değerlendirmesine tahammül etmeden, üzerimizde vesayet kuran koruculuk ruhunu da anlayamayız.

Çözüm noktasında müdahil olanları üç ayrı görüş/bakış açısı olarak değerlendirmek mümkündür. Bunlardan birincisi devletin bakış açısı. İkincisi PKK bakış açısı ve üçüncüsü de Türk ve Kürt İslamcıların bakış açısı şeklinde tasnif edilebilinir.

Devlet, geçmiş imparatorluğunun ve komşu ülkelerin da etkisiyle geleneğini sürdürmekten yana görünüyor. Oyalamak, belli sözlerle aldatmak, Kürt ortak siyasal bilincini parçalamak ve imkan dahilinde birbirine düşürmek; siyasal bilincin yükselmesi durumunda belirli bazı özgürlüklerin tanınmasına çalışmak.

Verilen hakların da yozlaşması için her vesileden yararlanmak. Bunlar arasında, köşeye sıkıştığı süreçlerde sosyal alanda Kürtçenin serbest olmasını sağlamak, resmi olmayan Kürt dili kurslarının açılmasına göz yummak ve belediyelerin bu alanda bazı çalışmalar yapmasını veya mahalli meclisler açma teşebbüslerini görmezlikten gelmek sorunu çözmeye katkı sağlamıyor.

TRT 6’in veya Mardin Artuklu Üniversitesinde “Yaşayan Diler” ismi altında Kürtçe bölümünün açılması veya Mem û Zin kitabının kültür bakanlığı tarafından basılması, daha önceleri yasaklı olan Şıvan Perver gibi sanatkarların meşrulaştırılmasına yönelik resmi beyanlar bu çabanın neticesi olarak değerlendirilebilinir, ancak yeterli değil.

Diğer yandan bu çabaların hiç birinde yasal güvence sağlanmaması da imparatorluk geleneğinin neticesi olarak görülmektedir. Nitekim, Anayasa’daki Türk ulusunun üstünlüğünü savunan maddelerin değiştirilmesi konusunda herhangi bir çaba sergilenmiyor.

Türkiye’de Kürt çocuklarına Türk ırkçılığı aşılayan uygulamalardan vazgeçilmiyor ve Kürtlerin bütün alanlarda soykırıma uğramayacağına, dönüştürülmeyeceklerine ve ırkçı asimilasyonlara son verileceğine dair herhangi bir güvence de verilmiyor.

Sistem, istediği zaman eskiye dönebileceğinin hesaplarını yapıyor. Verilen bunca kayıplara rağmen birlikte eşit ve adalet içerisinde yaşamanın veya Anayasal vatandaşlık tanımının yapılacağı olumlu bir çabanın sergilenmediği de gözleniyor. Bunun yerine merkeze bağlı özel idarelerin yetkileri artırılıyor.

Milli Eğitim, sağlık, sanayi, bayındırlık, kültür, turizm, tarım ve orman bakanlığının bir takım bürokratik yetkileri İl özel idarelerine devredilme çalışmaları devam ediyor. Çevre, gençlikspor, trafik ve sosyal hizmetlerin bir kısmının da belediyelere devredilmesi ön çalışmaları yapılıyor.

Son olarak onaylanan Anayasa referandumunda bile, ayrımcılık, yok sayma ve küçümseme politikalarının açık bir şekilde sırıttığını görüyoruz. Onaylanan maddelerden birinin istismar edilen (taş atan/ilköğretime başörtülü gönderilen) çocukların devlet tarafından ailelerinden alınabileceği, zulüm görenlerin başka ülkelerdeki adalet arayışlarının –tazminat ödememek endişesiyle- engellenmesi veya “şehit” ailelerine yönelik ayrımcılık anlayışı gizlenmeye çalışan niyetleri komik bir şekilde ortaya çıkarıyor.

Hamidiye veya Koruculuk ruhuyla ayakta uyumanın, oyuna gelmenin ve aldatılmanın en bariz örneklerinden biri, hangi maksada hizmet ettiği açık olan bu referandum oylamasında yeterince ortaya çıkmadı mı?

Çözüm önerisi sunan taraflardan biri de PKK’dir hiç kuşkusuz. PKK Demokratik Özerklik derken, “maksadımız demokrasi içerisinde mahalli yönetimlerin güçlendirilmesidir” dese de, tamamen Irak Kürdistanındaki uygulamayı örnek olarak baz aldığı anlaşılıyor. Öcalan Irak modelinin Türkiye gerçeğiyle uyumlu olmadığını ve devlet merkezli olduğunu, dolayısıyla başarılı olamayacağını savunsa da benzerlik açısından aynı modelin örnek alındığı gözlenmektedir.

Irak Özerk bölgede şu güvenceler verildiğini görüyoruz: Irak’ta Kürtlerin varlığı Anayasal güvence altına alınmıştır. Kürdistan bölgesinde, Kürtçe resmi dil olarak kullanılmakta ve bütün sosyal ilişkilerde Kürtçe öncelikli dildir. Eğitimde, ilköğretimden yüksek lisansa kadar Kürtçe ile eğitim verilmektedir. Kürtçe özerk alanlarda, kamu ve sosyal çevrelerde serbest bir şekilde kullanılmaktadır. Arapça da ülkenin merkezi dili olarak öğretiliyor.

Özerk yönetim, diplomasi yönünden de çeşitli irtibatlar kurabiliyor ve bu doğrultuda ilişkilerin geliştirilmesi açısından antlaşmalar yapabiliyor. Kürtler, kendi bölgelerinden mahalli bir meclise sahiptirler. Özerk bölgeyle ilgili kararlar burada alınmaktadır. Bölgenin ekonomik yapısında, belirli bir dengenin korunmasına çalışılmıştır.

Özerk bölgenin gelirlerine ve yer altı zenginliklerine ek olarak, ülke genelinin gelirlerinden, toplanan vergilerinden belirli bir miktar bu bölgeye aktarılmaktadır. Kürdistan bölgesinde mahalli güvenlik güçleri var.

Buna ek olarak, Irak ordusu içerisinde Kürtlerin belli bir kontenjanı söz konusu. Kürdistan bölgesindeki askeri birlikler, mahalli yönetimin denetimindedir. BDP’nin taleplerine bakıldığı zaman, “demokratik caydırıcı komiteler” dese de, buna benzer bir projeyi “öz savunma gücü” ismiyle önerdiği ve bütün alanlardaki soykırımın yeniden yaşanmaması için, etnik savunma gücünün olmasını şart koştuğu görülür.

HAK-PAR ve değişik çevreler, sosyal/kültürel/soykırım yapılabileceği çekincelerinden yola çıkarak, bir ulusun kendi etnik değerlerini tam bağımsızlık olmadan sağlamasının mümkün olmadığını ve neslin geleceğinin ancak bu şekilde korunabileceği savunuyorlar ve bu endişesiyle tam bir bağımsızlığın kaçınılmaz olduğunu söylüyorlar.

Özellikle imparatorluğun geleneğinde oyalama, yozlaştırma ve aldatma politikalarının değişmeyeceğini savunan bu kesimler, verilen her hakkın yeniden geri alınabileceğinde ısrarlı davranıyorlar. Yine bu çevrelerde Etnisiteye dayalı özerklik (bir topluluğun, bir kuruluşun ayrı bir yasaya bağlı olarak kendi kendini yönetme hakkı, muhtariyet, otonomi) talep edenler olduğu gibi, Kürtlere self-determinasyon (Kendini yönetme hakkını belirleme) hakkı verilmeli diyenler de yok değil. Bazı çevrelerin birlikte yaşamanın çözüm yolunun bulunması çabalarının yanında, “Anayasal vatandaşlık” kavramıyla belirli hakların tanınmasını isteyenler de var.

Bizim için, çözüm önerileri sunan önemli olan taraflardan biri hiç kuşkusuz İslamcılardır. İçinde yaşadığımız gerçekten uzak olan batılı bir kısım İslamcı, olaya biraz soyut bir bakış açısıyla bakarak toplumsal ve sosyal gerçekleri geçiştirmeye çalışıyorlar.

Çözümle ilgili düşüncenin netleşmemesi veya ortaya çıkan farklı görüşlerin izole edilmesi, yozlaştırılması veya en azından içinin sulandırılması çerçevesinde, yoğun bir çaba içerisinde oldukları görülmektedir. Genel anlamıyla böyle olmakla birlikte, İslam kardeşliğine olan inancından dolayı, samimi çabaların olmadığını, hiç kimsenin bu sorunla yeterince ilgilenmediğini söylemek büyük bir haksızlık olur. Ancak genel anlamıyla böyle bir izlenim veriliyor. Yozlaştırma geleneğini bir türlü terk etmeyenler sorun olmaya devam ediyorlar.

Yaptığımız her itiraza da kabaca analizleriyle, ulusalcılığa kayma, eksen kayması, kırılma türünden karalama, kirletme, iftira atma yöntemleriyle karşılık veriyorlar. Net bir görüşün ortaya çıkmaması için, ithamlar, korku anaforunda büyük bir mania olarak gündeme getiriliyor.

Milliyetçilik, ırkçılık, kafatasçılık, bir ırkın üstünlüğünü savunmak, ulus-devlet düşüncesi ve başka bir ulusu yok sayma ile bir ulusun varlığının korunmasının Allah’ın ayetlerinden olduğu, haklı taleplerinin olabileceği, mazlumiyet, haklılık ve varolma mücadelesi birbirine karıştırılmaya ve aynı değer birimiyle sunulmaya çalışılıyor.

Belli bir birikimi olan Müslümanların böyle bir hataya düşmesi af edilir cinsten değildir. İşte bu kesimler, bütün insanların ancak ümmet ve İslam kardeşliğiyle kurtulabileceğini ve “pireye kızgınlıktan dolayı yorganın yakılmaması gerektiğini” savunuyorlar. Oysa her birimizin varlığını o “yorgan”a borçlu olduğumuzu ve böyle bir delilik yapmayacağımızı iyi bilmeleri gerekiyor.

Kendilerinden olan bir halifenin önderliğinde bütün ulusların varlıklarını koruyabileceklerini, bunun dışında bir düşüncenin İslami olmadığını, ulusalcılığa kayma olduğunu seslendiriyorlar.

Dolayısıyla, bu görüşe göre haklı talepler bir sonraki döneme ertelenmeli ve ulusalcı taleplere pirim verilmemelidir. Ve eğer, herhangi bir hak talep edilecekse -ağabeyi, düşüncenin merkezi, bir bilen, halifenin varisleri vasfıyla bunu kendileri yapabilir ve yapmalıdır.

Olayı tamamen salt düşüncelerle ve etnik çıkar çerçevesinde düşünenler ise, Osmanlı tipi bir yapılanma ile sorunun çözülebileceğini savunarak, ne yapılması gerektiği noktasında somut bir çözüm önerisini ortaya çıkaramıyorlar. “Türkler hangi haklara sahiplerse, Kürtler de aynı haklara sahip olmalıdırlar” şeklindeki bir değerlendirmenin içinin doldurulduğu da görülmüş değil.

Biraz oyalama ve biraz da göz boyama kokularının belirginleştiği bu düşünce yapılanmalarında, pratiğe yönelik ciddi bir çabanın olamayacağı endişesi bütün varlığıyla kendisini korumaya devam ediyor.

Kendi bünyesindeki İslamcı Kürtleri kaybetmemek için sorunla ilgili görünmeye çalışan kesimler ise, “adalet-eşitlik” değerlerini görmezlikten gelerek, tek taraflı bir yargılama yetkisini kullanmaya ve karalama politikalarıyla güçlü olan tarafın mevzilerini güçlendirmeye devam ediyorlar.

Batı böyle, doğu çok mu farklı?

Kürdistan topraklarında İslamcı kimliklerini korumaya çalışanların kafa karışıklıkları devam ediyor. “Batıdaki kardeşlerimizden ayrı bir konuma düşmemeliyiz ve bu sorun bizim sorunumuz olamaz!”, diyen kesimler olaya olabildiğince ilgisiz kalmaya ve dönüşümün akıntısında akmaya devam ediyorlar.

Bir kısmı kafa karışıklığı içerisinde, Kürt orijininden kopmamaya çalışmakla birlikte PKK çizgisine düşmemek için bu alanı eleştirmeyi, örgüt içindeki çelişkileri, sapmaları, baskıcı zihniyeti, tehditlerini, zulümlerini, ahlaki erozyonunu gündemde tutmayı kendisine vazife haline getirmiş haldedir.

Bunun daha aşırı duruş şeklinde ise, PKK toplumu yozlaştıran, ahlaksızlığa, seküler düşünceye dönüştüren bir silahlı güç tehdit olarak algılanarak, rakip/düşman olarak görülmektedir. Bnun çaba alanı önünde direnç gösterme ve hatta kimi evrelerde tasfiye etmeye çalışmaya ek olarak, rekabet anlayışıyla taklit ederek ürettiği alternatiflere İslami argümanlar bulmaya çalışmaktadır.

PKK’nin yapmış olduğu her eyleme, etkinliğe ve sosyal alandaki çalışmaya alternatif bir çıkış yapmayı kendisine İslami bir sorumluluk olarak algılamaktadır. Bunu yaparken de kimi zaman, sistemin hazırlamış olduğu projenin içine kaydırılmak istendiğinin bile farkına varmayacak derecede, kendi geleneksel hisarı içerisinde kapalı kalmaya konsantre olmuş görünüyor.

Şeffaf olmama, geçmişe dair mücadele muhasebesini kardeş olabileceğini düşündüğü çevrelerle yapmaya yanaşmamasından dolayı, geçmişinin görmezlikten gelinmesini isteyen konumlarını korumaya devam ediyorlar. Kendi gerçekleriyle yüzleşmeye yanaşmadıklarından, bundan sonraki süreçte de düşebilecekleri hataların sorumluluğunu kabul etmiş görünüyorlar.

Son süreçte farklı bir düşünce sergilemeye çalışan bir diğer kesim ise, Kürt gerçeğinin parçası olduklarını ve bu sorunun kendilerini de bir şekilde etkilediğini düşünen siyasi cenahtır.

PKK’nin bu toprakların gerçeği olduğu, sebep-sonuç ilgisinde sebepleri hazırlayanların gerçek sorumlu olduklarını düşünen bu çevreler, siyasal Kürt aklının parçalanmasını sağlayacak her anlayışın Hamidiye mantığının ürünü olduğunu savunuyorlar.

Irkçılık düşüncesinin İslam ila bağdaşmadığını savunmanın yanında, etnik taleplerin ırkçılıkla karıştırılmaması gerektiğini ve bir ulusun kendi varlığını korumasının İslami bir sorumluluk olduğunu seslendiriyorlar. Bunun da ancak bir ulusun kültürel/sosyal/siyasal/tarihsel soykırımının durdurulması ve bunun yeniden gerçekleşmeyeceği yolunda gerekli güvencelerin sağlanmasıyla mümkün olabileceğini dillendiren bu çevreler, bunun için ortak Kürt siyasal bilincini parçalayan her çabanın durdurulması gerektiğinin bütün çevrelerce bilinmesinin hayatı önem taşıdığını savunuyorlar.

Bu çevreler Kürt orijinli ulus-devletin bu çağda mantıklı olmadığını ve içinde bulunduğumuz gerçeklerimizin buna izin vermeyeceğini iddia ediyorlar. Batı kaynaklı ulus-devlet siyasal bilinçlenmenin, uğradığı her ülkeyi imha etmeye yettiği tarihi gerçeklerle ortadadır.

Ulus-devlet projesi hiçbir bölgede sorunları çözmemiş, aksine geliştiği her ülkeyi telafisi imkansız acılarla karşı karşıya bırakmıştır. Sorunlara sorun ekleyerek, içinden çıkılmaz bir hal almasına yardımcı olmuştur. Batı kaynaklı düşüncenin devamındaki örnekler ve sosyal yapılanma bunu açıklayıcı boyuttadır.

Kürt halkının kültürel, ahlaki, sosyal, etnik değerleri ve fiziki yapısı sistemli bir şekilde soykırıma uğratılmaktadır; korucular veya derin devletle ilişki içerisinde olan şahıslar tarafından, uyuşturucu trafiğinin genç nesle kadar yaygınlaştırılmaya çalışılması ve buna ilave olarak fuhşun ekonomik baskılar bahanesiyle hayatın bir parçası haline getirilmesi, bu sistemli çalışmanın devamı olarak görülmektedir.

Zihin karışıklığı veya çözüm üretmedeki acizliğe rağmen ortak aklın, Kürtlerin kendi kültürlerini ve ulus olma yapılarını korumak için gerekli düzenlemelerin yapılmasına çalışmanın kaçınılmaz olduğuna hükmettiği inkar edilmez bir gerçektir.

Yükselen siyasal bilincin karşısında geriye dönüşün artık mümkün olamayacağını, artık herkesim kabul etmelidir. Doğru olan, eşit şartlar altında iki ulusun adalet ilkeleri çerçevesinde bir arada yaşamasıdır. Ulusal endişelere dayanan ayrılmaların, zararın dışında iki topluma da fayda sağlamayacağı açıktır.

İnkâr, yok sayma, dönüştürme veya asimile politikalarının son bulduğu zeminlerde, her iki kesimin merkezi hükümetin güvencesi altında orijinal yapılarını sürdürebileceklerine kuşku yok. Aldatma politikalarından artık vazgeçilmelidir. Bu sinsilik siyasetleri hiç kimseye fayda sağlamaz.

Samimi ve dürüst diyaloglar bölgenin de yararına olacaktır. İslamcı kesimler de, şimdiye kadar sürdürdükleri tavırlarını değiştirmek zorundadırlar. Soruna kendileri gibi bakmayanları ve onların sürdürmüş olduğu düşünce ekseninde yürümeye devam etmek istemeyenleri acımasızca ezmeye çalışma kompleksinden kendilerini kurtarmalıdırlar. Bu konsept üzere sürdürdükleri karalama politikalarını, tavırlarını değiştirmeleri onların da yararına olacaktır.

Çevrelerini yıkıp dağıtmalarına gerek yok. Soğukkanlı bir şekilde kardeş olarak gördükleriyle sorunları daha sağlıklı bir şekilde müzakere edebilirler. Aşiret mantığıyla hareket edince sorun çıkıyor, bunu bilmelerinde fayda var.

Her birimiz aşiret mensubu olsak da, ondan önce Müslüman’ız ve sorumluluklarımız var.

Birbirimizden çok da farklı şeyler düşünmediğimizi iyi anlamamız gerekir.

Örnek olarak: Bütün bu zulümlerin gerçek sebebinin ırkçı ve şoven sistem olduğunda hem fikir miyiz?

Ortaya çıkan sonucun sebeplerini oluşturan da yine bu sistem değil mi?

Kürtlerin adam yerine konulmasından başka bir talebimiz veya bu zeminde bir sorunumuz var mı?

Kendi dillerini rahat bir şekilde öğrenmeleri, yeni bir soykırıma (kültürel ve fiziki açıdan) uğramayacaklarına dair güvencelerin sağlanması her birimizin talebi değil mi?

Kürtlerin etnik yapılarının anayasal güvence altına alınması ve onların başka bir ulusa dönüştürülmesi yolunda yapılan dönüştürme ve asimilasyon çalışmalarına son verilmesi noktasında aynı çözüm çarelerini düşünmüyor muyuz?

Batı illerine yapılan yatırımların Kürt bölgelerine de eşit oranında dağıtılması talebinde de sıkıntı yok her halde?

Irkçılık, kafatasçılık, bir ırkın üstünlüğünü savunmak, milliyetçilik ve ulusalcılık yapmakla; bir ulusun varlığını korumasını savunmak, o varlığın Allah’ın ayetlerinden olduğunu ve Kürtlerin de her ulus gibi adalet, eşitlik, özgürlük haklarının olmasını söylemenin aynı şeyler olmadığı noktasında da hem fikiriz her halde?

İslamcılık, ümmetçilik ve İslam Kardeşliği gibi kavramların içinin boşaltıldığı, resmi dindarlığın, muhafazakarlığın, milliyetçiliğin bunların yerine inşa edilmeye çalışıldığı bir coğrafyada yaşadığımız noktasında da farklı düşünmüyoruz herhalde?

Kürt gerçeğiyle ilgili konuştuğumuz zaman, objektif olmak veya başkalarından yana görünme tehlikesi karşısında, bir yerlere hakaret etme gibi bir endişemizin olmadığını, olmaması gerektiği konusunda da hemfikir olmalıyız?

Bir yerleri eleştirmediğimiz, hakaret etmediğimiz zaman bunun o düşünce bloğunu kabul etmek, sempati beslemek, ulusalcılığa kaymak anlamına gelmediğini ve maksadımızın sadece bir düşünce üzerinden sebepleri oluşturan kesimi eleştirmek olduğunun bilincinde olduğumuzda da hem fikiriz her halde?

Sorunun sebeplerini oluşturan merkezi atlayıp sonuçla ilgilenmenin de özgüvensizlikten ve çözümü bir türlü formüle edemeyişimizden kaynaklandığı konusunda da aynileştiğimizi sanıyorum?

Bunu yapamadığımız zaman varlık ispatında çuvalladığımızın farkında olduğumuzu da biliyoruz? Bize özgün toplumsal projelerde, “batıdaki kardeşlerimize nasıl izah ederiz?” zihin karışıklığından dolayı, çözümü formüle edemediğimizi, dolayısıyla kendi toplumumuzda pespaye bir duruma düştüğümüzü de görüyoruz?

O zaman, ümmetin parçalanmasını savunan/isteyen kimse yok.

Ulusalcılığı, İslami değerlerin yerine koymaya çalışma çabaları da söz konusu değil. Ulusalcılık bayrağını yükseltme düşüncesinde olan hiçbir Müslüman yok, böyle bir tahayyül hayalden ibarettir. Bir ırkı yok sayıp başka bir ırkın üstünlüğü için mücadele etmek, İslam kardeşliği ve ümmet bilincini küçümseme de söz konusu değildir, olamaz. Sadece, bu kavramların içinin boşaltıldığı ve bazı ulusal değerlerin bilinçsiz olarak bize dayatıldığı eleştirisi söz konusu. Doğru olan da, her şeyden önce çuvallamış olduğumuz bu alanda kendi gerçeğimizle yüzleşmeye çalışmamız değil midir?

Kürdistan’da şekillenen siyasi bilinçle birlikte, yeni bir döneme geçişin sancılı devresinde olduğumuzu görmemiz, gelinen bu merhaleden sonra eskiye dönüşün artık imkansız olduğunu görmemiz gerekir. Bu saatten sonra, “Kürtlerin Türkiye’de hiçbir sorunlarının olmadığını, ayrımcılık yapılmadığını, Kürtlerin Türkler gibi bütün haklara sahip olduğu” yolundaki resmi görüşün hiçbir hükmü kalmamıştır.

Bununla birlikte “Kürt sorunu”nun, biz Müslümanlar için “kılıçtan keskin, kılıçtan ince” halini devam ettirdiğini, bununla birlikte doğru bildiklerimizi cesur bir dille formüle etmenin toplumsal/insani sorumluluğumuz açısından kaçınılmaz olduğunu iyi bilmemiz gerekir. Bundan sonraki süreçte, adil bir karar almamamız durumunda, çuvallamaya devam edeceğiz. Eğer ortak akıl devreye girmezse, bizi sıcak günlerin beklediğini de bilmemiz gerekir.

Bilimde şöyle bir tahlil vardır. Kurbağayı kaynar bir suya atarsanız, yanması pahasına kendisini sudan dışarı atma refleksi gösterecek, zıplayıp dışarı çıkacaktır. Ancak soğuk bir suyun içerisine bırakıp, altındaki kısık ateşle suyu ılıklaştırarak, belirli evrelerle suyun ısıtılma seviyesini hissettirmeden yükseltirseniz, kurbağa uyuşuk bir şekilde haşlanıncaya kadar herhangi bir tepki göstermeyecek ve tedrici olarak kaynayan suyun içerisinde yanacaktır.

Her iki taraf da bunun farkındadır. Biz de bunun farkında olmalıyız ve toplum mühendislerinin, üç nesil sonra dönüştürmenin gerçekleşeceği yolundaki tezlerinin, pratikte ne kadar geçerli olduğunu görmeye çalışmalıyız.

2 comments

Bir cevap yazın