Fırtınanın habercisi

Tüm dünyanın gözleri önünde seyreden ve başrol oyuncularının ise “halk”lar olduğu bir devrim dalgasını izliyoruz.

Bu hareketlere “devrim” denilebilir mi?, ne kadar bağımsız, ne kadar manipülasyona açıklar? Soruları tartışılabilir. Biz bu alana girmeyeceğiz.

Bu vakayı Ortadoğu denkleminde daha önce görülmemiş bir durum olmasından hareketle ve İslami hareketler bağlamında değerlendirmeye çalışacağız.

Gelişmelere bakıldığında, şurası tartışılmayacak kadar ortada ki sıradan halk, tamamen kamuoyunda oluşan tezler (özgürlük, adalet, insan hakları, despotik iktidarların tasfiyesi, yoksulluktan kurtulma , vs…) peşinde kitlesel bir eylemlilik içine giriyorlar.

İdeolojik tezler ve farklı siyasal yapılar ise bu yeni kamuoyu etrafında yeniden pozisyon alıyor, en azından buna ihtiyaç hissediyor.

“Yakındoğu”daki halk hareketleri İslami hareketler açısından da bir dönüm noktasına gelindiğini gösteriyor.

On yıllarca kamusal alanda kendini ifade etme imkanlarından mahrum bırakılan, bir anlamda yeraltında yaşamaya mahkum edilen İslami yapılar, oluşturdukları cemaat yapıları içinde “kamusal”a/dışa kapalı, “paralel bir dil“meydana getirdiler ve dolayısıyla, dışa kapalı bir gerçeklik tasavvuru oluşturdular.

Bu “dil”in kavramsal çerçevesi, dışarıdaki dünyayı dönüştürmek, en azından dönüşümüne katkıda bulunmak yerine “dışarıdaki dünya”dan “davet” edilen, “kurtarılan” insanları kendi paralel dünyalarına taşımak ve dönüştürmek üzere kullanıldı ve geliştirildi.

İslamın ideallerini hayatta, reel dünyada yaşanılır kılmak yerine hayata ve dünyaya rağmen oluşturulmaya çalışılan “paralel bir evren “ idealize edilerek, dışarıya gözler kapatıldı.

Bu durumda yukarıda dediğimiz gibi zorba devletlerin göz açtırmaz baskıları etken olduğu gibi, İslam düşüncesinin kendi içinde yaşadığı tarihsel krizin payını da kabul etmek zorundayız.

Ancak geldiğimiz noktada, “dışarıda ki dünya”nın “halklar” eliyle kendi mecrasında/kamusallığında, dönüşürek, gelişerek tüm dünyanın tarihinde de toptan bir değişimi zorladığını görüyoruz.

Bu yeni süreç İslami Hareketleri açıkçası hazırlıksız yakaladı.

Kurguladığımız kapalı cemaatler dünyası, reel dünya karşısında tüm naifliği ile açığa düştü.

Halk/toplumun üzerinde varolduğu “Kamusallık” zeminini önceden fark ederek bu sürece kendi durdukları yerden katkı yapan, ancak sınırlı sayıda İslami Hareket tecrübesi bu süreçte pozisyonlarını tahkim etme imkanı bulabildi.

İslam dünyasındaki yaygınlığı itibariyle üzerinde durmamız gereken İhvan tecrübesi ise yaşadığı ilk şaşkınlık sonrasında vakayı daha doğru okuyarak en azından söylemini olgunlaştırmaya başladı.

Yaşanan olayları “basiret” ile okuyup, “hikmetli “ tutumlar takınmanın zorunluluğu, Mısır’daki İslami hareketleri toplum ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmeye başladıklarını gösteriyor.

Yasal bir siyasal parti kurma teşebbüsü bu yolda atılmış olumlu bir adım olarak okunabilir.

Seyyid Kutup (r.a) sonrası , 70’li yıllarda doktrine edilen toplumun toptan “Cahiliye” olarak tanımlandığı tez ; toplumun özünde taşıdığı; iyiye ve adalete yönelme hasletinin ,toplumun vicdanının harekete geçirilmesi misyonunun gözden kaçırılmasına, toplumun değil ancak “cemaat”in kurtulabileceği gibi bir anlayışın yerleşmesine yol açmıştı.

Ki bu anlayış tarihsel “fırka-i Naciye” doktrini ile de beslenerek, halihazırda yaşadığımız anakronizmi doğurdu.

Topluma rağmen, ya da onu hesaba katmaksızın, zaman ve mekandan bağımsız bir “mükemmel cemaat” tasavvuru…

Bu zeminde gelişen, Toplumun “Cahiliye” ile “İslam” arasında yaşadığı diyalektik süreci, dönemin siyasal atmosferinin de zorlamasıyla okumakta başarılı olamayan İslami camianın bünyesinde bir takım hastalıklar baş gösterdi.

Bu “tefrid”i algılamanın en uçtaki sonucu olarak ortaya çıkan “tekfirci” ekol maalesef bir çok sorunlu gelişmeye yol açtı.

Despot iktidarların her türlü kalkışmayı kanlı bir şekilde bastırdığı bu süreçte, iktidarlara karşı yürütülecek mücadelenin ortaya çıkardığı yüksek maliyet, tepkinin halka yöneltilmesi ile telafi edilmeye çalışıldı.

Hatta zaman zaman Devlet’e karşı, görmezden gelme siyaseti gözeten yapıların, farklı mezhep ve meşrepteki Müslümanlara karşı nasıl ilkel bir kıyıcılık içine girdiklerini de gördük maalesef.

Bu akıl tutulması sebebiyledir ki , Resullerin cemaatleri ile değil kavimleri ile(yaşadıkları toplumla) sorumlu tutulduğu ve “Halk”ın değil, İlahlığa dönüşmüş iktidarların hedef alındığı bir mücadele geleneği ihya edilemedi.

Tersine; Varolmak adına iktidarlarla uyumlu ve barış içinde, halka karşı ise buyurgan, en azından ilgisiz bir “cemaat islamı”nın hakim olduğu bir tarihsel süreç yaşandı ve halihazırda yaşanıyor.

Son dönemde ortaya çıkan halk hareketleri, İslami yapılara, kendileri dışında da bir dünya olduğunu, orada da insanlar, zalimler ve mazlumlar olduğunu, iyinin ve kötünün birden çok yüzü olduğunu hatırlattı.

Ve tarih boyunca iktidarla halklar arasındaki mücadelenin, “bizim cemaatimiz” olsa da olmasa da devam ettiğini gösterdi.

En azından göstermiş olmasını ümid ediyoruz.

Zira bu yeni vak’anın doğru algılandığına ilişkin kendi özelimizde, Türkiye gerçeğinde ise “ümid” dışında elimizde herhangi bir işaret yok.

İslami camiada, AKP iktidarına dört elle sarılmış, ülkesi ve halkına gözlerini kapatmış, elleriyle kurdukları “fantastik dünyalarında” kaybolmuş bir cemaatlar tablosu karşısındayız.

Bu fark edilemeyen ama öylesine ciddi bir çürümeye yol açıyor ki; Birbirimize “Kur’an, Ahlak, Maneviyat” konulu dersler, konferanslar verirken, örneği; Başbakanın oğlunun “gemicik” i ile ilgili tek kelam dahi edil(e)miyor. Tabii yine ahlaki gerekçelerle!!

Oysa dışarıda, yani halk arasında büyüyen bir öfke var.

Ezilenler, yoksullar, yoksul bırakılanlar, aşağılananlar devlet iktidarının karşısında bir tepki biriktiriyorlar.

Ve dipten gelen bu dalga “Kanal açarak İstanbul’un sayısını 3’e çıkararak” giderilecek bir tepki değil.

Bu tepki AKP’ye ve onun işbirlikçisi olan “İslami camia”ya dönecek bir tepki.

Bunu bir an önce fark etmemiz, ve dışarıdan kulağımıza gelen uğultunun tezahurat değil halkın öfkesi olduğunu anlamamız gerekiyor.

Tabii Halk “Tahrir meydanı” nı doldururken, kapısı taşlanan evlerimizde , gelişmeleri LCD TV’lerimizden izlemek istemiyorsak.

Bir cevap yazın