302. hafta:Yeni Anayasa’da laiklik yer almasın

Sakarya Adalet Girişimi Başörtüsü Platformu’nun her Cumartesi, Bulvar’da gerçekleştirdiği adalet ve özgürlük eyleminin 302.’sinde, basın açıklamasını platform adına Vahdet Vakfı Sakarya Temsilciliği yaptı. Açıklamada Makina Mühendisleri Odası Kocaeli Şubesi’nin Sakaryalı mühendislere başörtülü fotoğraf dolayısıyla sertifika vermemesi kınandı, ayrıca yeni anayasada laiklik ilkesine yer verilemeyerek,  “Din ve vicdan hürriyetleri esas alınsın”  denildi.

SAKARYA ADALET GİRİŞİMİ BAŞÖRTÜSÜ PLATFORMU 302. BASIN AÇIKLAMASI

Değerli basın mensupları, hak ve özgürlükleri savunma konusunda hassasiyet gösteren ve desteklerini esirgemeyen sevgili dostlarımız! Sakarya Adalet Girişimi Başörtüsü Platformu adına hepinize hoş geldiniz diyor, selamlarımızı sunuyoruz.

İnanç özgürlüğü açısından geçtiğimiz haftanın önemli bir olayı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği, Makina Mühendisleri Odası Kocaeli Şubesi tarafından, sadece başörtüsüz fotoğraf vermedikleri gerekçesiyle hak ettikleri ‘Enerji Kimlik Belgesi Uzmanlığı’ Sertifikalarını alamayan hanım mühendislerin durumudur. Bu hanım mühendisler devlet memurluğu görevinde çalışmadıkları ve sertifikalarını hak ettikleri halde kendilerinden başı açık fotoğraf istenmesinin ma’kul ve meşrû bir gerekçesi var mıdır? Türkiye’de hangi kanun başörtüsünü yasaklamaktadır? Kanunlara aykırı tüzük olabilir mi? Devlet memurlarına uygulanan kanunlara aykırı tüzük maddeleri, özel sektör çalışanlarına nasıl uygulanabilir? Bütün bu soruların makul herhangi bir cevabı yoktur ve yasak halen keyfi bir şekilde sürdürülmektedir.

12 Haziran 2011 Pazar günü yapılan genel seçimlerde; seçime giren bütün siyasi partiler milletin tercihlerini etkileyebilmek için, ‘din ve vicdan hürriyetini kısıtlayan bütün uygulamalara son vereceklerini’ ifade etmişlerdir. Yürürlükte olan ‘askeri darbe Anayasası’nın’ gölgesinde yapılan genel seçimlerde, resmi ideolojiyi ve askeri vesayet rejimini savunan, insanların inanç özgürlüklerini sınırlandırmaya çalışan partilerin, seçmenlerden gerekli dersi aldıklarını söylemek mümkündür. Kamusal alan, hizmet alan veya hizmet veren gibi kavramların arkasına sığınan ve keyiflerini kanun haline getirmeye çalışan müstekbirlere, seçim sonuçlarını iyi tahlil etmelerini tavsiye ederiz.

Seçim kampanyası boyunca, bütün siyasi partiler ‘Sivil Anayasa” vaadinde bulunmuşlardır. Önümüzdeki aylarda ‘Sivil Anayasa’ meselesi, Türkiye’nin siyasi gündemine damgasını vuracaktır. Bu süreçte en çok tartışılacak konuların başında; vatandaşların inanç özgürlüklerini kısıtlayan ve Türkiye’ye mahsus olduğu iddia edilen laiklik tatbikatı olacaktır.

Bilindiği gibi 1921 ve 1924 Anayasa’larında “Devletin dini, Din-i İslâm’dır” hükmüne yer verilmiş, gayr-i müslim olan vatandaşların ‘inanç hürriyetleri’ de teminat altına alınmıştır. Bazı politikacılar ve aydınlar, her fırsatta gündeme getirdikleri ‘Kurucu İrade’ kavramı ile 20 Ocak 1921 tarihinde yürürlüğe giren Anayasa’yı kasdediyorlarsa, bu Anayasa’da ‘Laiklik’ gibi, keyfiyeti meçhul bir ideolojiye yer verilmemiştir. Eğer 1924 Anayasası’nı benimsediklerini ve bunu ‘Kurucu İrade’ kabul ettiklerini söylüyorlarsa, O Anayasa’da değiştirilemez tek maddenin, devlet şeklinin “Cumhuriyet” olduğu ifade edilmiş, lâiklik ideolojisine yer verilmemiştir.

Bilindiği gibi lâiklik ideolojisi, CHP’nin 1937’de yaptığı kurultaydan sonra resmi mevzûata yerleştirilmiştir. O tarihten sonra “devletin tüzel kişilik olduğu, dolayısıyla dininin olamayacağı” veya “laikliğin din ve vicdan hürriyetinin teminatı olacağı” gibi argümanlarla savunulan resmi ideoloji, ‘devlet ile milleti’ birbirine düşürmüştür. Tüzel kişilik teorisini savunan zinde güçlere şu suali sorabiliriz: ‘Dini olmayan tüzel kişiliğin resmi ideolojisi ve dili olabilir mi?’ Tek parti döneminde ‘Türkçe Ezan-Türkçe İbadet’ mecburiyeti gibi, insanların inanç hürriyetlerine zarar veren uygulamaların ön plâna çıkarıldığı malûmdur. Seçim kampanyası döneminde, Suruç ilçesinde okunan ‘Kürtçe Ezana’ tepki gösterenlerin, geçmişte yaşanan ‘‘Türkçe Ezan-Türkçe İbadet’ tatbikatını yeniden tahlil etmeleri gerekir. Yine aynı dönemde camilerin çeşitli bahanelerle kapatıldığını ve dini eğitimini laiklik adına yasaklandığını hatırlamalarında fayda vardır.

Son olarak yapılan ve adına ‘Post-modern Darbe’ denilen 28 Şubat Post-modern Darbe döneminde Kur’an Kursları Jandarma veya Terörle Mücadele birimlerince basılmış, mütedeyyin Müslümanlara terörist muamelesi yapılmıştır. Son yıllarda hukuki keyfiyete haiz olan ‘Masumiyet Karinesi’ deyimini dillerinden düşürmeyen sivil ve asker bürokratların, laiklik adına Türkiye’yi ‘etnik ve dini kimliklerin çatıştığı’ bir ülke haline getirdiklerini ve mütedeyyin Müslümanları keyiflerine göre suçladıklarını hatırlatmaları gerekir.

Hatta laikliğin tarifini Anayasa’ya koymaya teşebbüs ettiği gerekçesiyle Ak Parti, ‘Laikliğe karşı eylemlerin odağı haline geldiği’ gibi keyfiyeti meçhul bir suçlamayla kapatılmanın eşiğinden dönmüştür. Bu misalleri daha da çoğaltmak mümkündür.

Laiklik adına din görevlilerini ‘devlet memuru’, camileri ve mescidleri ‘devlet dairesi’ haline getiren zorbaların, her fırsatta “Devletin dini olmaz” sloganını kullanmalarının mantığı nedir?

Sadece Müslümanların değil, Türkiye’de yaşayan gayr-i Müslim vatandaşların da ‘inanç hürriyetlerini’ kısıtlayan sivil ve asker bürokratların, kendi dünya görüşlerini ‘resmi devlet dini’ gibi dayatmalarının meşrû bir gerekçesi yoktur.

Hazırlanacak olan yeni sivil Anayasa’da; Lozan Antlaşması’nda kabul edilen “Millet Sistemi” esas alınmalı, Fransızca olan ‘laiklik’ kelimesine yer verilmemeli ve farklı inançlara sahip olan insanların ‘din ve vicdan hürriyetleri’ teminat altına alınmalıdır.

Haftaya aynı yer ve aynı saatte buluşmak ümidiyle; basın açıklamamızı burada bitirirken hak ve özgürlüklerin özgürce kullanıldığı bir Türkiye ümidiyle platformumuz adına teşekkürlerimi sunarım.

SAKARYA ADALET GİRİŞİMİ

BAŞÖRTÜSÜ PLATFORMU adına

VAHDET VAKFI Sakarya Temsilciliği

Bir cevap yazın