282. hafta: Sivil anayasada resmi ideoloji dayatması olmasın!

Değerli basın mensupları, hak ve özgürlükler konusunda yer alarak desteklerini esirgemeyen sevgili dostlarımız! Ankara İnanç Özgürlüğü Platformu adına hepinize hoş geldiniz diyoruz.

Yıllardır; “Demokratik Açılım”, “Kürt Açılımı”, “Herkese Özgürlük”, “Hoşgörü”, “Ötekine Saygı” gibi sloganlarla insanımız oyalandırılırken, vesayet anayasalarının arkasına sığınanlar hâlâ tüm hak ve özgürlükler önündeki en büyük engel olarak ülkeyi kaostan kaosa sürükleme plânları yapmaktadırlar. Dün, hiçbir hukukî zemini olmadığı ve başörtüsü hakkında hiçbir yasal düzenleme bulunmadığı halde hukuku çiğneyerek başörtülü öğrencileri okullara almayanlara; “Kamusal Alan”, “Hizmet Veren Hizmet Alan” gibi keyfi yorumlarla başörtülü hanımların görevlerine son verenlere; Barolardan atanlara; hastalarını muayene etmeyenlere karşı seslerini çıkartmayanlar, bugün, adeta insan hak ve özgürlüklerinin savunuculuğuna soyunmuşlardır. Fakat ne gariptir ki, haklarını savundukları insanlar Türk Ceza Kanunu’nun değişik maddelerinden yargılanmaktadırlar. Kimileri devam eden bir mahkeme sürecine müdahale ederek hem yargı makamlarını tehdit etmekte, hem de bu hukuksuz müdahaleyi milletin meclisine taşıyarak bir kaos çıkartmaktadırlar. Böylece, bu kargaşa ortamında birilerini dokunulmazlık zırhına büründürerek kurtarma operasyonuna girişmektedirler.

Bu noktada kendilerine sormak isteriz: başörtüsü yasağı ile alâkalı bir kanuni yasak var mıdır? Başörtüsü sebebiyle eğitim ve çalışma hakkı engellenebilir mi? Kur’ân kursuna gitmek için 12 yaş sınırını koyan, buna mukabil Tevrat ve İncili okuma ile ilgili her hangi bir sınırlama getirmeyen zihniyet, hangi çifte standardı kullanmaktadır? Anayasada ifade edilen “İNANÇ VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ” keyfi uygulamalarla engellenebilir mi? Sizler; bugün birilerinin hak ve özgürlüklerini savunma adına ortaya çıkan sizler, niçin bu konularda da aynı hassasiyeti göstermiyorsunuz? Seçim meydanlarında Kur’an’ı öpenler; çarşaflı hanımlara rozet takanlar niçin seçim sonrası seslerini çıkartmıyorlar? Evet, biz biliyoruz ki, onların tek kaygısı oy’dur. Her şeyi, oy’a tahvil etmek için yapmaktadırlar. Ancak, bu istismarcılara bir “DUR” demenin zamanı gelmiştir. Kendilerini ciddiyete ve şu aşağıdaki hususlarda samimi olmaya dâvet ediyoruz.

12 Haziran 2011 Pazar günü yapılan genel seçimlerde; seçime giren bütün siyasi partiler milletin tercihlerini etkileyebilmek için, ‘din ve vicdan hürriyetini kısıtlayan bütün uygulamalara son vereceklerini’ ifade etmişlerdir. Yürürlükte olan ‘askeri darbe Anayasası’nın’ gölgesinde yapılan genel seçimlerde, resmi ideolojiyi ve askeri vesayet rejimini savunan, insanların inanç özgürlüklerini sınırlandırmaya çalışan partilerin, seçmenlerden gerekli dersi aldıklarını söylemek mümkündür. Kamusal alan, hizmet alan veya hizmet veren gibi kavramların arkasına sığınan ve keyiflerini kanun haline getirmeye çalışan müstekbirlere, seçim sonuçlarını iyi tahlil etmelerini tavsiye ederiz.

Seçim kampanyası boyunca, bütün siyasi partiler ‘Sivil Anayasa” vaadinde bulunmuşlardır. Önümüzdeki aylarda ‘Sivil Anayasa’ meselesi, Türkiye’nin siyasi gündemine damgasını vuracaktır. Bu süreçte en çok tartışılacak konuların başında; vatandaşların inanç özgürlüklerini kısıtlayan ve Türkiye’ye mahsus olduğu iddia edilen laiklik tatbikatı olacaktır. Bilindiği gibi 1921 ve 1924 Anayasa’larında “Devletin dini, Din-i İslâm’dır” hükmüne yer verilmiş, gayr-i müslim olan vatandaşların ‘inanç hürriyetleri’ de teminat altına alınmıştır. Bazı politikacılar ve aydınlar, her fırsatta gündeme getirdikleri ‘Kurucu İrade’ kavramı ile 20 Ocak 1921 tarihinde yürürlüğe giren Anayasa’yı kasdediyorlarsa, bu Anayasa’da ‘Laiklik’ gibi, keyfiyeti meçhul bir ideolojiye yer verilmemiştir. Eğer 1924 Anayasası’nı benimsediklerini ve bunu ‘Kurucu İrade’ kabul ettiklerini söylüyorlarsa, O Anayasa’da değiştirilemez tek maddenin, devlet şeklinin “Cumhuriyet” olduğu ifade edilmiş, lâiklik ideolojisine yer verilmemiştir. Bilindiği gibi lâiklik ideolojisi, CHP’nin 1937’de yaptığı kurultaydan sonra resmi mevzûata yerleştirilmiştir. O tarihten sonra “devletin tüzel kişilik olduğu, dolayısıyla dininin olamayacağı” veya “laikliğin din ve vicdan hürriyetinin teminatı olacağı” gibi argümanlarla savunulan resmi ideoloji, ‘devlet ile milleti’ birbirine düşürmüştür. Tüzel kişilik teorisini savunan zinde güçlere şu suali sorabiliriz: ‘Dini olmayan tüzel kişiliğin resmi ideolojisi ve dili olabilir mi?’ Tek parti döneminde ‘Türkçe Ezan-Türkçe İbadet’ mecburiyeti gibi, insanların inanç hürriyetlerine zarar veren uygulamaların ön plâna çıkarıldığı malûmdur. Seçim kampanyası döneminde, Suruç ilçesinde okunan ‘Kürtçe Ezana’ tepki gösterenlerin, geçmişte yaşanan ‘‘Türkçe Ezan-Türkçe İbadet’ tatbikatını yeniden tahlil etmeleri gerekir. Yine aynı dönemde camilerin çeşitli bahanelerle kapatıldığını ve dini eğitimin laiklik adına yasaklandığını hatırlamalarında fayda vardır. Son olarak yapılan ve adına ‘Post-modern Darbe’ denilen 28 Şubat Post-modern Darbe döneminde Kur’an Kursları Jandarma veya Terörle Mücadele birimlerince basılmış, mütedeyyin Müslümanlara terörist muamelesi yapılmıştır. Son yıllarda hukuki keyfiyete haiz olan ‘Masumiyet Karinesi’ deyimini dillerinden düşürmeyen sivil ve asker bürokratların, laiklik adına Türkiye’yi ‘etnik ve dini kimliklerin çatıştığı’ bir ülke haline getirdiklerini ve mütedeyyin Müslümanları keyiflerine göre suçladıklarını hatırlatmaları gerekir. Hatta laikliğin tarifini Anayasa’ya koymaya teşebbüs ettiği gerekçesiyle Ak Parti, ‘Laikliğe karşı eylemlerin odağı haline geldiği’ gibi keyfiyeti meçhul bir suçlamayla kapatılmanın eşiğinden dönmüştür. Bu misalleri daha da çoğaltmak mümkündür. Laiklik adına din görevlilerini ‘devlet memuru’, camileri ve mescidleri ‘devlet dairesi’ haline getiren zorbaların, her fırsatta “Devletin dini olmaz” sloganını kullanmalarının mantığı nedir? Sadece Müslümanların değil, Türkiye’de yaşayan gayr-i Müslim vatandaşların da ‘inanç hürriyetlerini’ kısıtlayan sivil ve asker bürokratların, kendi dünya görüşlerini ‘resmi devlet dini’ gibi dayatmalarının meşrû bir gerekçesi yoktur. Hazırlanacak olan yeni sivil Anayasa’da; Lozan Antlaşması’nda kabul edilen “Millet Sistemi” esas alınmalı, Fransızca olan ‘laiklik’ kelimesine yer verilmemeli ve farklı inançlara sahip olan insanların ‘din ve vicdan hürriyetleri’ teminat altına alınmalıdır.

Basın açıklamamıza son vermeden önce, bir konferans için dâvet edilen ve İngiltere’ye geldiğinde tutuklanan, Yıllarca Filistin halkının hak ve özgürlükleri için mücadele veren şeyh Raid SALAH’ın mâruz kaldığı bu insanlık dışı uygulamadan dolayı, İsrail’in sanki ileri karakolu gibi çalışan İngiltere’yi platformumuz adına kınıyor, yurdu işgal edilip hak ve özgürlükleri gasp edilen insanlara karşı daha hassas olmalarını tavsiye ediyoruz.

Haftaya aynı yer ve aynı saatte buluşmak ümidiyle; basın açıklamamızı burada bitirirken hak ve özgürlüklerin özgürce kullanıldığı bir Türkiye ümidiyle platformumuz adına teşekkürlerimi sunarım.

ANKARA İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ PLATFORMU ADINA

Muhittin ÖZDEMİR

VAHDET VAKFI

Bir cevap yazın