Kapitalizm insanlığı rakam yapıp yutuyor

2009 yılında Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), dünyadaki aç insan sayısının 1 milyara ulaştığını açıklamıştı. Gıda fiyatlarının artmasıyla yılbaşından bu yana 44 milyondan fazla insanın daha açlık sınırının altına hayata tutunmaya başladığı ifade ediliyor.

Afrika kıtasında alarm zilleri ölüm için çalmaya başladı bile. Acil müdahale edilmezse 11 milyon insan kuraklığa bağlı açlık ve susuzluk gibi nedenlerden ötürü ölebilir.

1 milyar, 44 milyon ya da 11 milyon birer rakam değil, hepsi insan. Ama gelin görün ki, kapitalist dünya düzeninde canlarının bir kıymeti yok.

Türkiye İstatistik Kurumu’na göre de ülkemizde 12 milyon 751 bin yoksul var. Açlık sınırının altında olan 339 bin kişi… Her iki çalışandan biri asgari ücretliyken ve asgari ücret açlık sınırının dahi altındayken rakamlar şaşırtıcı gelmiyor.

Rusya’da da durum parlak değil. 23 milyon kişinin açlık sınırının altında yaşadığı belirtiliyor.

ABD, dünyayı sömürmesine rağmen kendi gerçeğini değiştiremiyor. Her yedi Amerikalıdan biri yoksul. Bu yaklaşık 44 milyon insan demek. Sağlık sigortasından dahi mahrum 50 milyon vatandaşı var. Küçük Amerika olmak isteyenler, muasır medeniyet seviyesinde kabul eden bu devletin içinde yaşanan insani krizi görmek zorunda!

Çünkü tüm bu insanlar, ekonomilerin hızla büyüdüğü, Gayri Safi Millî Hasılaların arttığı ve ülkelerin kalkındıklarını iddia ettikleri bir dünyada yaşıyorlar.

Burada bir çelişki yok mu?

Ya bu yaşanan açlık ve yoksulluk değil ya da ekonomik büyüme, kalkınma denilen şeyde bir hile var. Doğru cevap tabi ki ikinci şık.

Nedeni özetle: Kapitalist dünya düzeni.

Serbest piyasanın insanlığı zenginleştirdiği iddiasının sadece bu rakamlar karşısında dahi sorgulanıp reddedilmesi gerekmez mi?

Ekonomik kalkınma denilen aslında sermayenin önündeki sınırları kaldırmakla ilgili bir süreçtir, insanların insanca ve doğayla barışık bir hayat sürmesi önemli değildir. Allah’ın insana emanet ettiği yeryüzü talanın ve sömürünün nesnesi haline gelir. Ve bu kaynakları elinde tutan milyarlarca insanın tepesindeki küçük bir azınlıktır.

Türkiye’den basit bir örnek verelim: Türkiye’de toplumun en alt %10’luk gelir gurubunun ülkenin “milli geliri”nden aldığı pay % 1.9 iken, toplumun en üst %10’luk gelir gurubunun milli gelirden aldığı pay %33.2’dir. Bu istatistik size bir şey ifade etmiyor mu?

Kapitalist düzen durduğunda düşecek bir ekonomi sistemi öngörür. Rekabetçi doğası gereği daha çok kazanmayı şart koşar. Şartlara uymayan hızla yutulur. Düşenin yem sayıldığı şartlardan, düşene el uzatılması gereken insani bir düzen çıkması beklenebilir mi?

Kapitalizmin bu kadar “büyüme” ve “zenginlik” ürettiğini iddia ettiği bir dünyada açlık ve yoksulluk sınırlarının altına her gün daha fazla insan düşüyorsa bu iddia karşısında durup düşünmek gerekmez mi?

Annenizin, babanızın ya da evladınızın açlıktan öldüğünü düşünebiliyor musunuz? Onların yokluğunun bu sebeplerden kaynaklandığını göz önüne getirebiliyor musunuz? Gerçekten korkunç bir manzara değil mi?

Haberlerde “şu kadar milyon insan” diye geçen istatistiklerin arkasındaki insani trajediye bir dahaki sefere dikkat kesilin. Sonra bu dikkatinizi, hayatımızı her gün daha fazla kuşatan kapitalist dünya düzenine doğru odaklayın. Ve “istikrar, büyüme, ilerleme, kalkınma, muasır medeniyetleri yakalama” laflarının arkasından gelen ekonomik düzenin asıl maliyetini görmeye çalışın.

O zaman hayatta kalmak için hep daha çok kazanmak, daha çok kazanmak için hep daha çok üretmek, üretmek için hep daha çok insan emeğinden çalmak gibi vahşi bir kısır döngüye saplanmış kapitalist modelin insanlığı, yeryüzüyle birlikte nasıl bir felakete sürüklediğini de görebilirsiniz.

Ekonomik kalkınma ya da büyümenin sermayenin büyümesi anlamına gelen bu modelde, birilerinin kazanması için birilerinin kaybetmekten başka bir şansı bulunmadığını fark edersiniz.

Bir kişinin zenginleşmesinin kaç bin kişinin yoksullaşmasına denk geldiğini de daha iyi anlayabilirsiniz. Umarım bu anlayış, bazı şeyleri değiştirmek için de önemli bir aşama olur.

Son bir hatırlatma:

Ramazan geldi. Allah’ın bizi son vahiyle buluşturduğu bu ayı kapitalizmin ifsad etmesine göz yummayalım.

Tevhid ve adalet dini İslam’ın bir emrini, dayattığı tüketim kültürüyle eğlence festivaline dönüştürülmesine kendi ellerimizle katkı sunmayalım.

İftarı toplu tüketime, dayanışmayı maddi yardıma, paylaşmayı kısa mesaja indirgemeyelim.

Ve diriliş ayı kabul ettiğimiz Ramazan’ı, direnişimizi yükseltmenin bir vesilesi kılarken, direnişin de mevsimsel olmayacağını hatırlayalım.

BEYTULLAH EMRAH ÖNCE

İslamveHayat.com

Bir cevap yazın