Esirgeyen ve bağışlayan kapitalizmin adıyla

İnsan, sonuna çoğul eki alıp “insanlar” olduğu zaman silikleşmeye başlıyor. İnsanların sayısı sayamayacağımız bir noktaya vardığında ise, insan tümüyle yok oluyor.

Öyle ki, yaşlı, yorgun ve kapitalizmin işine yaramayan Afrika’da 12 milyon insanın ölümle pençeleşmesine seyirci kalınıyor. İnsanın soğuk verilere, donuk istatistiklere dönüştüğü BM raporlarına gösterilen tepki(sizlik), az sayıda insanın önemli, çok sayıda insanın nispeten önemsiz, yeterince çok sayıda insanınsa bir ayrıntı, değersiz bir satır arası olarak görüldüğünü doğruluyor. Afrika’da bugün, 1’den başlayıp saymanın imkansız olduğu sayıda insan, ölüm sınırında açlığı tecrübe ediyor.

“Düşünülemeyecek boyutta bir insanlık trajedisi yaşanıyor” diyor, BM Mülteciler Yüksek Komiseri Antonio Guterres.

Orada yaşananlar küresel ekonomik krizden çok daha az ilgi çekiyor. Şirketlerin yaşaması için gösterilen gayretin yüzde biri, insanların yaşaması için gösterilmiyor. Kapitalizm, tabiatıyla işlemeyen, tekledikçe çarklarına pompalanan taşıma kuvvetle, doğrunun yerine eğrinin, gerçeğin yerine masalın geçtiği bir algıyı süreklileştirerek, hayatta kalmaya devam ediyor. Hassasiyeti, cinayet mahalline bir şekilde ve mutlaka geri dönen katilinki kadar: Neo-liberal süper güçlerin yardım çağrıları gırla gidiyor.

İnsanları kurşun sıkmadan öldürürseniz, bu, cinayet sayılmıyor. Bu kavramsal boşluktan beslenen masumiyet karinesiyle bir nevi yapay kalkana sahip olan kapitalizm, “öldürmeyen allahın öldürmediği” diğer insanlara dönüp, “Sorun hep sende, senin umursamazlığında,” diyerek saydırıyor da saydırıyor. Çark, gıcırdaya gıcırdaya, bir yolunu bulup dönmeye devam ediyor.

Somali’den her gün binlerce insan Etiyopya ve Kenya’daki sığınma kamplarına ulaşma ve hayatta kalma umuduyla göç ediyor. Pek çoğu kamplara ulaşamadan ya da ulaştıktan kısa bir süre sonra hayatını kaybediyor. Her şeyden daha gerçek olan bu metin, satır aralarına özenle yerleştirilen “yüzyılın en büyük kuraklığı” vurgusuyla desteklenerek, sürekli okunuyor. Bolca timsah gözyaşıyla birlikte, günahı “doğal afet”in boynuna asılarak bulanıklaştırılıyor.

Büyük göz, minik gözlerimizin içine baka baka şunları söylüyor:

“Kurak bir bölgede yaşıyorsan, sıkıp suyunu da çıkarsam senden ürün elde edemem. Senden ürün elde edemezsem, seni pazarlayamam. Seni pazarlayamıyorsam, bu, işime yaramıyorsun demektir. İşime yaramıyorsan, elbette, var olmanı gerektirecek hiçbir şey yok. Ucu bana dokunmadığı sürece, istediğin kadar öfkelenebilirsin: Öfkeliysen bunu ya diğer insanlara ya da tanrıya göstermelisin. Elbette sen çok duyarlısın ve geriye kalan herkes çok duyarsız. Kapitalizm bağışlayan ve esirgeyendir.”

Büyük göz, minik gözlerimizin içine baka baka bunları söylerken; “insan olmak”, Afrika’daki açlığın fotoğraflarına bakamamak değil, inatla bakabilmek ve tepki gösterebilmek aslında.

Bu aralar “insan olmak” yaşlı, “insan olmak” yorgun ve “insan olmak” kapitalizmin işine hiç mi hiç yaramıyor.

ONUR ALBAYRAK

DEMOKRATHABER

Bir cevap yazın