Türkiye’nin pragmatizmi Mavi Marmara krizini çözecek

TelAviv-Ankara ilişkilerindeki gerilimin birkaç yıllık bir geçmişi var. Tam olarak söylemek gerekirse, gerilimin yükselmesi 2007 yılında AK Parti rejiminin ikinci döneminde gerçekleşmiştir. İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği Dökme Kurşun Operasyonu ve Recep Tayyip Erdoğan’ın Şimon Peres’le Davos’taki kavgası, bir zamanların samimi ilişkilerinde tersine döndüğünü gösterdi.

Bu yıllar boyunca, Erdoğan ve stratejistleri ülkelerini Filistin davasının savunucusu olarak göstermeye çalıştı. Filistinlilerin ve Lübnanlıların ellerinde salladıkları Türkiye bayrakları AKP’nin projesinin başarısını gösteriyor.

Özellikle Mavi Marmara gemisi – Gazze İnsani Yardım Filosu’nun bir parçası – uluslar arası sularda İsrailli komandolar tarafından saldırıya uğradığında İsrail ve Türkiye arasındaki ilişkiler gerilmişti. Dokuz Türk aktivist katledilmiş ve bu Türk halkını dehşet düşürüp öfkelendirmişti.

Bu olaydan bu yana Türkiye’nin İsrail’den talepleri üç başlık altında toplandı: resmi bir özür, saldırının kurbanları için tazminat ve Gazze ambargosunun kaldırılması.

Tazminat İsrail için kolay bir şeydi. Fakat tükürdüğünü yalayıp özür dilemek, daha da kötüsü Gazze kuşatmasını durdurmak İsrail’in sindirebileceği bir şey değildi. Ne var ki, Türkiye’nin İsrail’in talepleri karşılamayı reddetmesine verdiği cevap beklendiği kadar güçlü değildi. Ne Türkiye büyükelçisi Tel Aviv’den geri çağrıldı ne de ilişkiler koparıldı ya da azaltıldı. Göründüğü kadarıyla Türkler sabır gösterip İsrail’in olayı sonlandırmak ve iki taraflı ilişkileri normal bir yola sokmak için bir şekilde pişmanlığını ifade etmesini bekliyordu.

BM’nin Mavi Marmara raporu bardağı taşıran son damla oldu ve Türklerin beklentilerini karşılamadı. Rapor İsrail’in askeri müdahalesini “meşru güvenlik meselesi” olarak adlandırırken, Tel Aviv’i de “aşırı ve orantısız” güç kullandığından dolayı eleştirdi. Raporun Türk tarafından çok sert bir yanıtla karşılaşması kaçınılmazdı. BM raporunun yanı sıra, üç faktör daha Ankara’nın ciddi tepkisini körüklemiş görünüyor:

Olayın ehemmiyeti Türkiye’de beklentiler uyandırdı ve bu beklentiler uzlaşma yoluna girmenin önünü kapadı.

Türkiye’nin ABD ya da İsrail baskısından bağımsız politikalar yürüttüğünün ispat etmesi gerekiyordu. İsrail büyükelçisinin sınır dışı edilmesi – ki bu medyayı şaşırttı – 15 aylık bekleyişin ardından uygun önlem olarak görüldü.

Türkiye’nin son yıllarda çizilen Ortadoğu rolü – bölgesel liderlik – böyle bir önlemi gerektirdi.

Aslında BM raporu Türkiye’nin tepkisinden önce bardağı taşıran son damla oldu. Bu dakikadan sonra, Ankara-Tel Aviv ilişkileri için iki ihtimal vardır:

Duyarlıklar azalana ya da bitene kadar bir süre ilişkiler gergin halde devam eder. Bu süreçte taraflar provokatif eylemlerden uzak dururlarsa, sonrasında ilişkilerine devam edebilirler. Bazı analistler İsrail’in başka sürtüşmeleri önlemek için yatıştıran taraf olması gerektiği görüşündeler.

Üçüncü bir taraf eskinin yakın dostları arasında barışı sağlamaya çalışacak. Aracılık için en güçlü seçenek ABD’dir. Washington Tel Aviv’in velinimetidir ve Ankara ile stratejik bağlantıları vardır. Eski dostlar arasındaki bu hizipleşme şüphesiz Washington’un bölgesel çıkarlarını baltalayacaktır.

Bu arada, Ankara NATO’nun füze savunma sistemini kendi toprakları üzerinde kurma konusunda anlaşmaya vardı. Türkiye’nin bu anlamda Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nin yerini aldığı konusunda son iki yıldır bazı söylentiler vardı. Şimdi Türkler İran ile durumdan hoşnutsuz olan Rusya ile artan yakın ilişkilerine rağmen – tabi ki bir NATO projesi olan – talebi kabul etti. Bir zaman için – Kırmızı Kitap denilen – ülkenin ulusal güvenlik belgelerinde Türkiye için tehdit olarak görülen İran’ın uzun menzilli Şahap füzeleri geçen sene listeden kaldırıldı. Bu Türkiye’nin İran’la samimiyetini artırma amacına yorulmuştu. Türkiye’nin – geçen sene alınan kararla ters düşse de – füze savunma sistemine ev sahipliği yapması şunları gösteriyor:

Türkiye ulusal güvenliğini ve askeri stratejilerini NATO çerçevesinde tanımlıyor.

Ankara’nın dünya güçleriyle etkileşimlerinde ulusal çıkarlar komşu ülkelerin endişelerinden daha ağır basıyor.

Türkiye’nin kendi “yüzünü Doğu’ya dönme” iddiasına rağmen, ülkenin çıkarları ve uzun vadeli stratejileri hala Batı odaklıdır.

Türkiye Batılı stratejik ortakları ve Ortadoğulu komşuları arasındaki çizginin pazarlığını yapıyor. Ayrıca öyle görünüyor ki Türkler Tel Aviv’in barış için bir adım atmasını bekleyecek. Ne Türkiye ne de İsrail bağların kopmasını istemez. Bu arada, onların müttefik kalmalarını isteyen diğer ülkeler de var. İsrail’in kendisinin Ortadoğu’daki cankurtaranı olarak Türkiye’ye ihtiyacı var. Tel Aviv ile yıkıcı bir rekabete girmek Ankara’nın bölgedeki gelişmekte olan konumunu tehlikeye atar.

Türklerin şu zamana kadar ki pragmatizmi bu gerilim günlerinin er ya da geç son bulacağının kanıtıdır.

Siamak Kakayee

Kaynak: Iranian Diplomacy

Bu makale Platform Haber için Ömer Faruk Peksöz tarafından çevirilmiştir.

Bir cevap yazın