Örtülen gerçekler

BM’nin, İsrail tarafından gelen taleplerle defalarca ertelendikten sonra nihayet açıklanan ve en başta Gazze ablukasını meşrulaştırdığı için Türkiye tarafından “keenlemyekûn” sayılan Mavi Marmara raporuyla başlayıp Ankara’nın İsrail’e karşı beş maddelik “yaptırım” kararı ile devam eden gelişmeler, Erdoğan’ın Mısır, Tunus ve Libya’ya yaptığı “Arap baharı çıkartması”nın ardından çıktığı New York seferi ile yeni bir aşamaya doğru gidiyor.

Arada, İsrail’le “gerginliğin” had safhaya ulaşmış gibi göründüğü günlerde Ankara aylar önce zaten “evet” dediği füze kalkanına yer gösterip fiilen kurulmasına da yeşil ışık yaktığını bildirdi.

Radarın, Malatya’ya bağlı Kürecik nahiyesine kurulacağı açıklandı. Ve şimdi o havalide yaşayanlar tedirgin ve tepkili bir bekleyiş içindeler.

Aslında bu rahatsızlığın onlarla sınırlı olmayıp herkes tarafından paylaşılması gerekiyor. Çünkü asıl hedefi İsrail’i korumak olan bir sistem bu.

(Bu konuda, geçen yıl 25 Kasım’da çıkan “İsrail’in füze tuzağı” başlıklı yazımıza bakılabilir.)

Ve bunun böyle olduğu, son olarak Beyaz Saray’da ABD basınına verilen—ve Türk gazetecilerin çağrılmadığı—brifingde Amerikan yönetimi tarafından da çok açık bir şekilde ifade edildi.

Dahası, Türkiye’de hükümetin yaptığı açıklamaların tersine, kurulacak radarın ABD’ye ait olduğu, İsrail’deki muadili ile koordineli şekilde aynı şifreyle çalışacağı, Kürecik’te elde edilecek istihbaratın Tel Aviv’e verilmemesi yönündeki Ankara talebinin Washington tarafından reddedildiği belirtilerek, “Yaptığımız hiçbir anlaşma, İsrail’i savunma kabiliyetimizi kısıtlayamaz” denildi.

Ve Amerika bu radara o kadar büyük önem veriyor ki, sekiz sene önce Irak tezkeresinin Mecliste reddiyle yaşanan derin krizin izlerini dahi tamamen sildiğini ifade eden mesajlar iletiyor.

Hal böyle iken, bizim hükümet işin bu cihetini örtbas etme ve İsrail’le büyük bir kavgaya tutuştuğu görüntüsü verme çabasında. Ama bunu yaparken bile tutuk davranıyor. Meselâ askerî anlaşmaları askıya alıyor, ancak iptal etmiyor.

Erdoğan “Ticarî, askerî, savunma sanayiine yönelik ilişkilerimizi askıya alıyoruz” dedikten hemen sonra Başbakanlık, “Ticarî ilişkiler ifadesiyle savunma sanayiine yönelik ticarî ilişkiler kastedilmiştir” diye açıklama yapıyor (Milliyet, 7.9.11). Keza Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan da “İsrail’e ekonomik yaptırım kararı yok” diyor.

İlişkilerin “ikinci kâtip” düzeyine indirilmesi de fazla kayda değer bir yaptırım sayılmaz. Geçmişte de bunun örnekleri yaşandı. Hattâ 12 Eylül rejimi “maslahatgüzar” düzeyine indirmişti.

Peki, İsrail’i koruma amaçlı bir radarın topraklarına yerleştirilmesine “evet” diyen bir hükümetin, Doğu Akdeniz’de İsrail’le bir “deniz savaşı”na tutuşması söz konusu olabilir mi? İş o noktaya gider mi? Ve gitmesi kime ne getirir?

Gelelim Erdoğan’ın Arap baharı çıkartmasına.

Bu ziyaretler, Arap âleminde bir Türkiye rüzgârı estirmesi ve tüm dünyada dikkatleri Türkiye’ye çevirmesi yönüyle olumlu sonuçlara vesile olduysa da, meseleyi şahsîleştirmeye yönelik tavırlar hem bu olumlu atmosfere gölge düşürdü, hem de başka çeşit sıkıntıları gündeme getirdi.

Başlangıçta âlâyı vâlâ ile “Erdoğan Gazze’ye de gidecek” ilânatı yapıldı, ama sonra güvenlik gerekçesiyle vazgeçildiği—sessiz sedasız—bildirildi.

Böylece Erdoğan “Gazze fatihi” ünvanını kazanamadı, ama Batı ve İsrail basınında “Ortadoğu’nun prensi, Arapların yeni kahramanı, yeni halife, yeni Selâhaddin Eyyubî” gibi sıfatlarla anıldı. Ne var ki, üç ülkede tekrarladığı laiklik telkinlerinin İhvan-ı Müslimîn başta olmak üzere Arap kamuoyunda tetiklediği beklenmedik tepkiler, bu sıfatların anlamlarıyla hiç örtüşmedi.

Bakalım, Erdoğan’ın “Laiklik Arapça’da dinsizlik anlamına gelen bir kelime ile tercüme edildiği için yanlış anlamalar oldu” diyerek işi düzeltme çabaları bu tepkileri yatıştırabilecek mi?

Ve bakalım Libya’da kimin dediği olacak: Erdoğan’ın mı, yoksa Sarkozy ve Cameron’un mu?

KAZIM GÜLEÇYÜZ

YENİ ASYA

Bir cevap yazın