Milli Eğitim’de Kemalizm’den vazgeçildi mi sahiden?

Medyada kopan gürültüden de haberdar olduğunuz gibi Milli Eğitim Bakanlığı Kanun Hükmünde Kararname ile yeniden yapılandırıldı.

Bu yeniden yapılandırmanın orta ve uzun vadede neyi amaçladığını ayrıca ve uzunca tartışmamız gerekecek.

Çünkü bu tartışma, küresel bir dönüşümün eski iktidar biçimlerini nasıl zorladığını ve soğuk savaş dönemi pozisyonların 1980’lerden sonra yeniden gözden geçirilirken bu esnada neyin yerine neyin ikame edilmeye çalışıldığını ve küresel ölçekteki bu dönüşüm ve yeniden yapılandırma sürecinin sağ ve muhafazakâr siyasetlerle buluşarak Türkiye’ye nasıl yansıdığını vs. daha detaylı konuşacağız.

Şurası kesin. Artık bazı ezberlerimizi bozmak, günlerin getirdiklerini doğru analiz etmek ve getireceklerini öngörerek yeni tavırlar almak icap ettiğini anlamamız gerekecek.

Ama benim değinmek istediğim mevzu, girişte bahsettiğim MEB hakkındaki KHK ile ilgili. Usul yönünden itirazları da bir kenara bırakacağım şimdilik. Doğrudan konuya gireyim:

Mezkur değişiklik ile bakanlığın görevleri arasından “Atatürk milliyetçiliğine, laik sosyal hukuk devletine bağlı vatandaş yetiştirme” ifadeleri, bakanın görevleri arasından da “milli güvenlik siyasetine bağlı” kalma şartı kaldırıldı. Zaten diğer yapısal değişikliklerin hangi konsepte oturduğunun analizinden ziyade tartışma da bu değişikliklere odaklandı.

Oysa bir şey kaldırıldığında yerine koyulan şeyin mahiyeti tartışmanın dışında tutulmamalıydı fakat şimdilik durum, nispeten “eski gitsin de, nasıl olursa olsun; yenilik yapılsın da ne getirirse getirirsin” gibi bir genel hava süregittiğinden tartışmayı derinleştirmeye uygun ortamlar maalesef oluşamıyor. Burada sorun, sanırım çok daha büyük bir noktada ortaya çıkıyor ki o da AK Parti siyasetine nasıl yaklaşacağımıza ve bu siyasetin girişte işaret edilmek istenen küresel dönüşüm sürecindeki misyon ve vizyonuna ilişkin takınacağımız tutuma ilişkin…

Malum; bugüne kadar AK Parti, Kemalist ideolojiye karşı herhangi bir tartışmanın tarafı olmadığı gibi Kemalizm’in meşruiyetini de hiçbir zaman sorgulamamış, kendi iktidarını sağlamlaştırmak için de referansları arasında sürekli muhafaza etmiştir. Milli Eğitim’de de tüm süreçlerde Kemalizm’e atıf sık sık yapılagelmiştir.

Şimdi ilk anda Ömer Dinçer’in yaptığı değişikliğin sevinçle karşılanması, biraz da bu arkaplandan sonra atılmış bir adım oluşuna bağlıdır.

Lakin AK Parti daha önce de bu tür ideolojik tartışmalardan uzak bir noktada, teknokrat ve bürokrat bir pozisyonda konumlanmayı tercih ettiği için siyasal ve toplumsal çatışma ortamlarında tabandan gelen taleplere göre hareket etmemiş, kutsal devlet algısına ve yapısına esastan bir organik müdahaleden bilerek uzak durmuştur. Bunun sebebi de, AK Parti’nin siyaseten kendi kimliğini tanımladığı net bir ideolojinin olmaması, siyasetini ise bürokratik bir dönüşüme paralelleştirmesidir.

Bu sebeple Ömer Dinçer, her ne kadar görev tanımından 1980 model Kemalist ideoloji atıflarını çıkarmışsa da, aslında amaç tanımında bu ideolojinin meşruiyetini korumuştur.

Benim merak ettiğim ise şuydu: Kamuoyundan herhangi bir tepki gelmesi aşamasında AK Parti ya da Bakanlık nasıl bir tavır takınacaktı?

Daha önce bu tür kritik tartışmalardan hızla uzaklaştıklarını hatırlayınca, AK Parti’nin Kemalist ideolojinin meşruiyetiyle ilgili bir tartışmada karşı taraf olmayacağını düşünmek şaşırtıcı değildi. Bundan dolayıdır ki, değişikliğe karşı ihtiyatlı yaklaşmak şahsen benim için tercih edilmesi gereken bir durumdu.

Nitekim, Ömer Dinçer de daha sonrasındaki tavrıyla şimdilik bu tercihin pek de haksız olmadığını gösterdi.

Bakan Dinçer, bakanlığın resmi sitesinde yazılı olarak yer verilen bir televizyon mülakatında konuyla ilgili şöyle söylüyor:

“Şimdi tabu bu doğrusu, kanun hükmünde kararname eğer çok dikkatli bir gözle bakılırsa iki şeyi esas aldık. Onlardan bir tanesi bu bir teşkilat kanunudur, bir teşkilatla ilgili konular yer almalıdır. Ana fikri bu dolayısıyla teşkilat dışında hiçbir hükme yer vermedik. Sadece Milli Eğitim Bakanlığının teşkilatını esas alan bir içeriğe sahip oldu. İkincisi ise; bu teşkilatın esas amacının ne olduğunu, Türk Milli Eğitim sisteminin amacının olduğunu ortaya koymadık burada. Teşkilatın amacı; insan haklarına ve özgürlüklerine saygılı bir nesil yetiştirmek, ahlaki, manevi ve toplumsal değerlere sahip insan olmasını sağlamak ve uluslararası rekabette avantaj sağlayacak yetenekleri kazandırmak bunun dışındakiler Milli Eğitim Temel Kanunu’nda yazılı, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nda zaten yazılı. Yani şimdi birilerinin eleştirdiği şekilde şunlar çıkarıldı, bunlar çıkarıldı dedikleri hususlar çıkarılmadı. Teşkilat Kanunu’nda belki yer almadı ama esas Milli Eğitim Sisteminin amaçlarını koyan kanunlarda varlığını zaten koruyorlar. Burada biz teşkilatla ilgili bir düzenleme yaptık, bu açıdan bakıldığında birinci eleştiri bence bütüne bakarak yapılmış bir eleştiri değil, büyüteçle ve sadece bir parçaya bakarak yapılmış bir eleştiri.”

Nitekim Resmi Gazete’de yayınlanan amaçta da bu durum ifade edilmiş ve meşruiyet konusu “Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin amacı; Anayasa, 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu, 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu ile kalkınma plan ve programları doğrultusunda millî eğitim hizmetlerini yürütmek üzere…” denilerek tartışma dışında tutulmak istendiği ortaya konmuştu. Fakat nedense görev tanımı etrafında yürütülen tartışmalarda amaç tanımı gözden kaçırıldı.

Hatırlatmakta fayda var.

Milli Eğitim Temel Kanunu amacını halen şöyle tanımlıyor:

Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek”

Burada anayasanın, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Milli Eğitim Temel Kanunu’nun da değiştirildiğinde meselenin çözüme kavuşabileceği iddiası gündeme gelebilir.

Lakin bu gerçekten her boyutuyla siyasal bir tartışmayı açmak demektir ve AK Parti’nin böyle bir tartışmaya ne gönlü vardır ne de aldığı ideolojik bir karşı pozisyonu. O halde resmi ideoloji muhafaza edildiği sürece, burada yapılan değişiklikler programatik bir hal alamayacağı için uygulama esaslarında toplumsal beklentileri karşılamaktan uzak kalacaktır…

Ayrıca AK Parti yeni anayasa meselesinde ilk üç maddeye dokunmayacağını ısrarla söyledikten sonra mevcut değişikliklerin meşruiyeti tartışmasını neden kenara itelim ki?

Ve son olarak, tüm bu değişikliklerin gerçekleştirildiği bir vasat oluşsa dahi, yerine ikame edilenin mahiyetini nasıl görmezden gelebiliriz ki?

Oysa bu noktada İslami kamuoyunun yeni bakandan iyi ve yüksek bir beklenti içinde olduğu anlaşılıyor.

Bugüne kadar ısrarla AK Parti’ye karşı eleştirel bir muhalif pozisyonu net tanımlar ve sınırlar içinde alamadığından bugün gelinen noktada siyasal önderliği maalesef partiye kaptırmanın çaresizliğiyle, beklentilerinin gerçekleşmesini Hükümet’in kanun hükmündeki kararnamelerine bağlamış olması ise elbette ki ayrıca tahlil edilmelidir.

2 comments

  • Çok kıymetli tespitlerde bulunmuşsunuz, teşekkürler…

  • Mevcut pozisyonda Kemalist simge ve değerlerin kurucu kadro bağlamında aşkın bir boyutta kulalnılacağı anlaşılıyor. Diğer alt yasal düzenlemelerde eski ideolojik göndermeler yer alsa da AKP, MEB ya da yeni anayasanın rotası belli olmuştur. Esasen ben diğer alt yasal metinlerdeki göndermelerin de kaldırılabileceğini düşünüyorum ama bunun herhangi bir anlamı olmayacak.
    Baksanıza Libya UGS başkanı “Libya yasaları meşruiyetini İslam’dan alacak” diyor! NATO ile uyumlu Suudi anayasası gibi bir şey olacak besbelli…
    O yüzden Türkiye’nin neoliberal rotası kağıt üzerindeki her şeyi anlamsızlaştıran bir kaarktere haiz, belki bazı kağıt üzerindeki değişiklikler en fazla malumun ilamıdır, hepsi bu…

Bir cevap yazın