Derin devletler, sığ ihtimaller

Habertürk gazetesi yazarı Nihal Bengisu Karaca, ALİ Bulaç’ın T24 sitesine verdiği röportajı değerlendirdi. “Bulaç, yine eski defterleri karıştırmış ve tezleri tekrarlamış ‘Başörtülü vekil yoksa oy da yok kampanyası derin devlet tarafından planlandı’ dedi.

Karaca, “Derin devletler, sığ ihtimaller” başlıklı bugünkü (12 Ekim 2011) yazısı şöyle:

Unutanlar için hatırlatalım. Bu kampanya bu köşenin yazarı dahil, dini aidiyetleri çerçevesinde sosyalleşen az-çok sosyal ve az-çok başörtüsü yasağı mağduru bir grup kadın tarafından organize edildi. Kadınlar haziran seçimlerinden önce bir mail grubu üyeliğiyle bir araya geldi ve bir bildiri yayınladı. İşini layıkıyla yapabilecek nitelikte bir başörtülü kadını seçilebilecek sıradan aday göstermeyen partiye oy vermeyeceklerini açıkladılar.

AK Parti yetkilileri ise, böyle bir düşüncelerinin olmadığını, başörtüsünün pazarlık vesilesi haline getirilmemesi gerektiğini ifade ederek talebi makul bulmadıklarını açıkladılar. Eylem medyada ciddi karşılık buldu ve AKP’nin kraldan çok kralcıları sosyal medya olsun, başka mecralar olsun buldukları her yerde bu kampanyaya ateş püskürdüler. Çoğunluğu erkekti. Hiçbir İslami emre ve yasağa uymadığı halde, kadınların önünü kesmeyi Müslüman sayılmak için yeterli bulan erkeklerdi çoğu.

Milletvekili olmayı istemek ayıp değil, malum erkekler siyasete atılmak istediğinde bunun adı siyasi rant olmuyor, “memlekete hizmet arzusu” oluyor. Yine de, çakallar yüzünden açığa düşmemek ve tam da böyle bir suçlamaya mesnet teşkil etmesin diye, kampanyada bir aday göstermedik, kampanyayı belirli bir aday etrafında organize etmedik.

İmzacılar ve sözcüler arasında da, herkesin kalbini Allah bilir, hiçbirimizin milletvekili olmayı planladığını sanmıyorum. İşin doğrusu ben böyle bir eyleme, partilerin kadın kollarında dirsek çürüten, yıllardır aktif siyasette yer aldığı halde hem Meclis’te hem de bürokratik atamalarda göz ardı edilen, “yasak” bahanesiyle ikinci sınıf yardımcı mesabesine indirgenen başörtülü kadınlar için destek verdim.

Yine olsa yine veririm. Hayatta emin olduğum az sayıda şeyden biri, bu eylemin temizliği ve haklılığıdır. Bu talebin AK Parti’nin gücünü ve sorunu çözme istekliliğini sınama işine dönüşmesi ise, haklı talebin “planlanma” nedeni değil, sonucudur. Bu sonucu ortaya çıkaran, talebi geri çeviren parti ve partilerin kendisidir, sonuna dek haklı olan kadınlar değil. Ne acıdır ki haklarını istemiş olmaktan başka bir şey yapmadıkları halde, ellerinde hiçbir bilgisi ve verisi olmayanlar tarafından, derin devlet ithamıyla etiketleniyorlar şimdi.

Bakın o çok abartılmış ve demirden bir duvara dönüştürülmüş Meclis içtüzükleri, kılık kıyafet yönetmelikleri Şafak Pavey’in özel durumu neticesinde kâğıttan bir konfeti gibi eriyiverdi. Artık Meclis’te pantolon giyilebiliyor.

Demek ki o kadar zor değilmiş! Demek ki bu yönetmelik de tezahürleri de sadece siyasi imiş! Başörtüsü yasaklarını mesele ettiğini ileri süren, yakın çevresine bu sorunun çözüleceğini ama daha vaktinin gelmediğini fısıldayan “siyaseten güçlü” kadrolar, bu kampanyanın ileri sürdüğü talebi tehdit gibi değerlendirmek yerine biraz ciddiye almış olsalardı, şu an Meclis’te başörtülü vekiller de olabilirdi.

Desteklemediler, bu yeterince ağırdı ama üzerine bir de, yetinmediler. “Başörtülü kadınlar bir de vekil olursa, kadınların hayatlarını özel alanla, evle kayıtlayan bir düzenleme yapmak iyice zorlaşır” kaygısı, AK Parti taraftarı ve karşıtı erkek kampını oluşturdu. Ergenekonculuk, derin devlet planı gibi ithamların yanı sıra kampanyanın “siyasi rant” devşirmek için düzenlendiğini iddia ettiler.

Bunu söyleyenler arasında TRT’-den bir program, TMSF dolayısıyla bir yöneticilik, Başbakanlık’ta bir görev, halihazırda milletvekili adaylığı beklentisi içinde olanlar ve bu beklentilerini karşılayanlar olduğu gibi geçmişte Mehmet Ağar’dan, Mustafa Sarıgül’den, Ali Müfit Gürtuna’dan bir yeşil ışık, bir siyasi ikbal vaadi için çırpınanların da bulunmasını nasıl anlamalıyız bilemem.

“Bu kampanyayı derin devlet planladı” ifadesi ise, gelinen en sığ noktaydı. Özür dileneceğine, tekrarlanan ve egosantrik bir “ben öyle gördüysem öyledir” aymazlığına dönüştü. Sahiden ürkütücü, hiçbir pratik karşılığı ve gerçekliği olmayan tümüyle sansasyonel ve “politik”, ayrıca bana fena halde “Siyonistlerin” adam yeme taktiklerini çağrıştırıyor. Madem etiketleme bu kadar trajikomik bir alışkanlık haline geldi, benim de bir katkım olsun.

La havle, gerçekten…

NİHAL BENGİSU KARACA

HABERTÜRK

Bir cevap yazın