Suriye ayaklanması güç oyunlarına kurban gidiyor

Suriyeliler, sadece Suriye ordusuyla olan şiddetli çatışmalarda değil bölgesel ve uluslararası oyuncuların farklı gündemleriyle de kurban edilmeye devam ediyorlar.

Suriye’de protestolar 26 ocakta başladı. Daha kapsamlı ayaklanmalar ise 15 martta fiiliyata geçti. Başlangıçta talep, ciddi siyasi reformlardı ama daha sonra bu, Devlet Başkanı Beşşar Esad’la Suriye’de onlarca yıl iktidarda olan Baas Partisi’nin kayıtsız şartsız gitmesini de içeren, rejimin tamamen değişmesi talebine dönüştü.

Çok geçmeden bir çıkmaza girildi. Ayaklanma, rejim, ordu ve diğer güvenlik kuvvetleri arasındaki bağları zayıflatmayı başaramadı. Ayrıca ayaklanma, güneybatıda Şam, kuzeyde Halep olmak üzere en yoğun nüfuslu iki şehrin dışındaki alanlarla sınırlı kaldı.

Diğer taraftan, protestolar, hükümetin uygulamalarına gerçek bir öfke hissini yansıtmaya yetecek kadar da kapsamlı ve yaygın göründü. Bu öfke, ülke çapında Suriyelilerin öldürüldüğü haberleriyle daha da büyüdü. Ardı arkası kesilmeyen askeri baskılarına ve (Birleşmiş Milletler insan hakları ofisinin son raporuna göre) üç bin 500 Suriyelinin öldürülmesine rağmen hükümet ne şimdiye kadar ayaklanmayı bastırabildi ne de Suriye’de daha fazla kan dökülmesini önleyecek ikna edici bir siyasi teşebbüs ortaya koyabildi.

Açmazın Suriye’nin kendi siyasi kültüründen kaynaklandığı, bunun da Baas Partisi’nin kriz zamanlarında diyalogdan uzak durma mirasıyla desteklendiği savunulabilir. Ayrıca, kendilerini Suriye’nin muhalefeti olarak gösterenler büyük ölçüde bölünmüş olarak kalmaya devam ediyorlar. Bunlar, demokrasi elde edilmesine yönelik olarak genelde birbiriyle çelişen yol haritaları ortaya koyuyorlar.

Daha önce Tunus ve Mısır’daki devrimler, insanların önceliklerinin dış güçler tarafından belirlendiği korkunç akıbetten kurtarıldı.

Her iki devrim de diktatörlerini devirmeleri için gereken kritik kitlelere çabucak ulaştı, bu neticenin elde edilmesi için dışarıdakilere müdahale fırsatı vermedi.

Bununla beraber, Suriye’deki durum farklı bir şekilde gelişti. Ayaklanma, şehirli orta sınıfın tam desteğinden mahrumdu. Ordu, ne iktidar partisinden koptu ne de tarafsız kaldı.

Buna ilaveten, aylar süren şiddet – ki böyle bir durum Libya’da Muammer Kaddafi rejimini Batı’nın askeri müdahalesiyle başarılı bir şekilde devirmişti- kendilerini Suriye’nin geleceğinin koruyucuları olarak konumlandırmaları için dış güçlere gereken zamanı verdi.

Diğer bir deyişle, halk ayaklanması kararlı bir şekilde ele geçirildi ve halen Batı ve Arap başkentlerinden idare ediliyor.

Sanki sıradan Suriyeliler devrimi bu yolla elde etmeye çalışmalarının nafile olduğunu anlamaya başladılar ve sadece dışardan müdahaleyle kalıcı bir değişim gelebileceği zannına kapıldılar. Bu sesler, Baas Partisi’nin önde gelen muhalefet partisi olarak görülen Suriye Milli Konseyi üyeleri tarafından da desteklendi. Bu partinin davranışı, Libya’daki Ulusal Geçiş Konseyi’ni örnek almış göründü.

İkincisi, ilk olarak Libya ordusunun misilleme ihtimaline karşı “sivillerin korunması” gayesiyle Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı’nın (NATO) Libya’ya gelmesini neşeyle karşıladı. Ama neticede NATO’nun hava saldırıları Libya’da ölü sayısını önemli ölçüde arttırdı.

Yabancı müdahalesini –ki bu, aşırı derecede şiddet kullanmadan değişim elde edilemeyeceği aczini gösterir- makul gören bir modeli benimsemek Suriye halkı ve tüm bölge için korkunç sonuçlar doğuracaktır.

Suriye hükümetinin, Suriye nüfusunun büyük bir kısmının güvenini kazanmayı başaramaması, muhalefetin dış güçlere giderek artan bağımlılığı ve bazı Arap medya kuruluşlarının mezhepçilik ve iç savaş yangınını körüklemesi, Suriye’deki çıkmazı daha tehlikeli bir hale dönüştürüyor: Lübnan tarzı bir iç savaş ya da Libya tarzı yabancı askeri müdahale.

Muhtemelen Suriye’nin akıbeti ne Suriye halkının kendisi ne de hükümet tarafından belirlenecek. Şimdi tüm gözler Amerika Birleşik Devletleri’nde. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton son yorumlarıyla ABD’nin pozisyonuna açıklık getirmeye çalıştı.

Clinton, Libya olayında “NATO ve Arap ülkeler, tek bir Amerikalı can kaybı olmaksızın sivilleri korumak ve insanların ülkelerini kurtarmalarına yardım etmek için bir araya geldi. Ama Suriye’de olduğu gibi diğer durumlarda aynı hedefi başarmak için biz çok daha fazla maliyet ve çok daha büyük riskler ve hatta belki de kara birlikleriyle yalnız bir şekilde harekete geçmeliyiz.” dedi.

Clinton’a göre şimdilik ABD’nin bölgedeki önceliklerinin “El Kaide’ye karşı savaşımız, müttefiklerimizi savunmamız ve enerji arzı güvenliğini sağlamaya” odaklanmış olarak kalması gerekiyor.

ABD’nin bir diğer rejim değiştirme macerasının, bölgedeki çıkarlarını tehlikeye sokacağından endişe eden Rusya ve Çin, kararlı bir şekilde Şam’ın arkasında duruyor, Esad rejimine muhalefet eden hizipleri tenkit ediyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, geçenlerde yaptığı açıklamasında, “Son günlerde Humus, Hama ve İdlib’de meydana geldiği türde aşırılık yanlısı silahlı adamların, güvenlik kuvvetleri ve orduyu misillemede bulunmaya zorlama gayesiyle provokatif saldırılarda bulundukları ve akabinde uluslararası medya kuruluşları yoluyla kampanya başlattıkları haberlerinden endişeliyiz” dedi.

İşte bu yüzden ABD liderliğindeki Batı kampıyla eşsiz jeopolitik ehemmiyetteki hassas bir bölgede Libya senaryosunun tekrarlanmasına şiddetle karşı çıkan Rusya ve kampı arasında bir hat çiziliyor.

Bu çekişmenin sonucu ne olursa olsun Suriye’deki ayaklanma giderek kendi teşebbüsü olmaktan uzaklaşıyor. Şimdi Suriye meselesi, hem itibar (bölgesel çıkarlar arasında çok bölünmüş olduğundan bu yana) hem de başarılı siyasi girişimlerle dolu bir tarihten mahrum olan Arap Birliği’ne tevdi ediliyor.

Suriye 2 kasımda, güvenlik kuvvetlerinin sokaklardan çekilmesi, tutukluların serbest bırakılması ve muhalefetle görüşmelere başlaması çağrısında bulunan Arap Birliği planını kabul ettiğini duyurdu.

Bununla beraber, planın gerçekleşmemesi ve şiddetin devam etmesi sonrasında Arap Birliği cumartesi günü Suriye’nin üyeliğinin askıya alınmasını kararlaştırdı.

Aynı zamanda komşu Ürdün’de Kral Abdullah, Esad’ın görevi bırakmasını istedi. BBC’ye verdiği beyanatta Esad’ın yerinde olsa düzenli bir geçiş sağlanması için görüşmelere başlayacağını söyledi.

Kral Abdullah, BBC televizyonuyla mülakatında “İstifa eder ve benden sonra kim gelecekse onun statükoyu değiştirebileceğinden emin olurdum” dedi.

Arap Birliği’nin Suriye’nin üyeliğini askıya alma kararına rağmen, bazı Arap ülkelerin birliğe, onun Libya’da NATO’nun savaşına yol açan bir tramplen tahtası olarak kullanıldığı tarzda görev vermeye arzulu olması da kuvvetle muhtemeldir.

Böyle bir senaryonun işaretleri, özellikle Arap Birliği’nin Suriye’nin üyeliğini askıya alması sonrasında giderek daha belirgin hale geliyor.

New York Times’ta sekiz kasımda yayımlanan başyazıda, Arapların rolünün tamamen buna münhasır olduğu görülüyor. Times, “Arap Birliği Suriye’yi dışlamalı ve Birleşmiş milletler Güvenlik Konseyi’nin Esad’ı kınaması ve rejime karşı uluslararası yaptırımlar uygulanması için bastırmalıdır” diye akıl verdi.

“Arap dünyası, halen Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa tarafından uygulanan yaptırımların ötesinde eylem yapılması çağrısında bulunursa Rusya ve Çin, Güvenlik Konseyi kararını ekim ayında yaptıkları gibi engelleyebilmenin daha zor olduğunu görecekler.

Hikaye böylece devam ediyor. Suriye, kaderini kendilerine hizmet eden bu kuvvetlerin elinden kurtarmak için mücadele etmezse Suriye’deki ayaklanma ve bir bütün olarak Suriye, belirsizliklerle malul kalacaktır.

Remzi Barud, Asia Times

Dünya Bülteni için çeviren: Emin Arvas

 

Bir cevap yazın