Akif Emre, Suriye’deki krizi değerlendirdi

Suriye’de gidişatın ne yöne evrileceğine dair bir şeyler söylemeden önce gelişmelerin çıkış noktasına göz atmamız gerekir.

Tunus, Libya, Mısır ve diğer bölge ülkelerini etkileyen ve “Arap Baharı” denilen dalganın Suriye’yi de etkilememesi düşünülemezdi. Ancak olaylar Suriye’de de başladığında kendi kendime şu şekilde hayıflandığımı çok iyi hatırlıyorum: Eyvah, yanlış bir başlangıç yapılıyor. Çünkü Suriye hem siyasi yapısı, hem jeostratejik konumu, hem de sosyal yapısı gereği ve rejimin refleksleri göz önüne alındığında ne Mısır’dı, ne Tunus’tu. Dolayısıyla, bölgedeki dalganın, o romantik havanın daha doğrusu, Suriye’de yansıma bulması, insanları etkilemesi doğaldı ama bunun böyle bir kalkışmaya, bir isyana, bir özgürlük mücadelesine tırnak içinde dönüştürülmesinin zamanlaması açısından bence çok talihsiz bir başlangıçtı diye düşünüyorum.

Bu kaygım, şu anda her gün onlarca insanın katledildiği Suriye’de halkın taleplerinin haksız, meşru olmayan talepler olduğu anlamına gelmiyor. Sadece Baas rejiminin yapısı, bunun yaslandığı sosyal ve etnik mezhebi kökleri göz önüne alındığında, iktidarın bu tür taleplere nasıl cevap vereceği sorusu apaçık belliydi. Baas rejiminin bu denli tepki göstereceği biliniyordu, çünkü zaten sabıkalı bir rejim, bu bir. İkincisi, Suriye’nin siyasi konumu, İsrail, İran, Türkiye eksenindeki o tam fay hattında bulunuyor olması, olayı sadece toplumsal taleplerin siyasete taşındığı bir sosyal patlama ve siyasi devrim olmaktan öteye taşınan bir boyuta itti. Dolayısıyla, şu anda yaşanan süreç, Suriye’nin geleceğinin ne olacağıyla alakalı, toplumun taleplerinin nereye taşınacağından çok, Suriye’nin dünya sistemi içerisinde nerede duracağıyla alakalı faktörlerin daha fazla belirleyici olma riski taşıyan bir örnek.

Bu sivil taleplerle kırılabilir mi Mısır’da olduğu gibi, Tunus’ta olduğu gibi? Bu soruya vereceğimiz cevap da aslında Arap Baharı dediğimiz olayların doğasını okuma anlamında da bize bir ipucu verebilir. Muhtemelen Suriye’de ayaklanma başladığında, belli talepler yükseldiğinde dış müdahalenin baskısıyla en azından, siyasi baskısıyla bu çok doğal sayılması gereken toplumsal talepleri, siyasal talepleri karşılamak zorunda kalacağı varsayılmıştı, fakat hiç de öyle olmadı. Çünkü yapı çok farklı, Suriye’de yapılmak istenen daha başka bir şey.

Şu anda Ortadoğu’da oluşturulmak istenilen mezhep temelli bir ayrışmanın, fay hattının tam ortasında duruyor. Bir yanda, bir tür soğuk savaş diliyle konuşacak olursak Çin ve Rusya’nın diplomatik olarak desteklediği -ama bu desteğin mutlak olduğu kesinlikle söylenemez- ve İran-Suriye hattının, ki Irak da buna eklenebilir, oluşturduğu sistem dışı muhalif bir hat var, onun dışında da Ortadoğu’da daha liberal, küresel sisteme daha entegre olmuş, daha yumuşak bir ilişki ağıyla birbirlerine yakınlaştırılmış Sünni blok denilen, ki bu devletler Sünni midir, aslında bu çok tartışılır bir şey, dolayısıyla böyle bir tanımlama düzeyinde bile mezhep ekseninde derin bir ayrık oluşturuluyor. Bu arada Suriye’de onlarca insan ölmeye devam ediyor.

Bunun tek bir çıkışı görülüyor, muhtemelen bu da her an gerçekleşirse sürpriz saymam ben hiçbir zaman: Esad, bunca mücadele sırasında gider Amerika’yla anlaşabilir, kendi hesabını kendisi görebilir. Buna da çok müsait. Fakat bu, Amerika’nın veya Batı bloğunun, NATO’nun nasıl bir Ortadoğu vizyonu istediğiyle alakalı bir şey. Bu oyun bozulamaz mı, bozulursa nasıl olabilir? O soru şimdilik çok müphem duruyor. Yani bunun “şöyle olursa” diyebileceğimiz bir cevabı yok. Çünkü sivillere yönelik bir katliam yaşanıyor ve bu oldukça, insanların kanının döküldüğü, insanların can verdiği konularda doğrusu ben insani olarak, vicdani olarak bunun üzerinde stratejik bir hesap yapıp, şu olursa şu olmalı, ama bunun bedeli birkaç bin ölüdür gibi bir şey söylemeyi ben Müslüman olarak doğru bulmuyorum.

Gerçi liberal yazarlar, Türkiye’de bunu çok rahatlıkla yapıyorlar. Irak’ta 1,5 milyon insan katledildi evet, “fakat demokratikleşmek için bu göze alınmalıydı” diyen çok ahlaksızca yorumlar yapıldı. Suriye’de netice olarak insan kanı akmaya devam ediyor, esas acıtan, yaralayan boyutu da bu.

Türkiye, Suriye’de taraf olmak yerine hakem rolü oynamalıydı diyorsunuz yazılarınızda. Gerçekçi baktığımız zaman, Türkiye bu olayda taraf olmayıp da ne yapabilirdi? Netice itibariyle Suriye halkının haklı talepleri var, baskıcı bir rejim var ve en ufak hareketlenmede sokağa çıkanların üzerine kurşun yağdırdı, katliama başvurdu. Türkiye’nin yaşananlara karşı ilk adımı, dahil oluş tarzı nasıl olmalıydı sizce?

Bu olaylar başlamadan önce, Suriye ile çok şaşırtıcı bir yakınlaşmanın yaşandığı dönemde de özellikle İslamî camiada düşünen, yazan bazı insanlar tarafından çok yanlış bir teşhis kondu.

Öncelikle şunu belirtmeliyiz: Ne Suriye, ne Mısır, ne Ürdün, ne de başka bir bölge coğrafyasıyla, oradaki hakim rejimler ne olursa olsun o toplumlarla, Müslüman Araplarla, hatta Müslüman olmasa bile bölge insanıyla aradaki yapay duvarların kaldırılmasına yönelik bir sürece kimse itiraz edemez ve bu olmalı idi.

Kültürel, ticari ilişkilerin arttığı, gidiş-gelişlerin olduğu bir yapı, bizi düşman kılan ulus-devlet yapısının birbirimizden ayırdığı duvarları esnekleştirir. Bu süreç arzulanan bir durumdur. Fakat öyle bir hava estirildi ki, sanki Baas rejiminin 1982’deki Hama gibi bir sabıkası yok. Bunun hesabını sanki ödemiş, faturasını ödeyip temize çıkmış bir rejim gibi algılanmak istendi.

Hatta bazı arkadaşlar abarttılar, ümmetçi bir duyguyla sanki iki devlet birleşiyor filan gibi çok romantik, gerçeklikle kopuk bir manzara çizmek hoşlarına gitti.

Şaşırtıcı olan, bu abartılı manzara üzerinden birdenbire tehditkâr bir tavra dönüşülmesi. Ne o sağlıklıydı, ne şimdiki sağlıklı aslında.

Sonuçta orada olup bitenlere Türkiye bigâne kalamazdı. Türkiye ister o bölgede rol oynasın veya oynamasın bigâne kalamazdı yaşananlara. Bununla birlikte Batı’nın insan hakları adına, özgürlükler adına, toplumun taleplerini yerine getirmek için rejime baskı uygulamak gibi bir niyetinin olmadığı açık.

Burada tedirginlik veren nokta şu: Türkiye acaba Batı adına kullanılmak mı isteniyor?

Hükümetin ve Türkiye’yi yöneten insanların gönüllü olarak, isteyerek şunun veya bunun ardından, oradaki katliamlardan pay çıkararak böyle bir müdahaleye kendiliğinden razı olacaklarını düşünemiyorum, böyle bir niyetlerinin olduğunu varsayamıyorum. Ancak Türkiye’deki sivil toplum, düşünen insanlar ve medya, Türkiye’yi yöneten insanlar üzerinde bu konuda bir baskı kurmalıydı.

Eğer NATO adına, Batı adına, Suriye üzerinde onların stratejilerini gerçekleştirmek adına bir plana dahil olacaksanız, Türkiye’deki toplum buna karşı çıkar yönünde bir baskı oluşturulmalıydı.

Türkiye şöyle bir ikilemde kaldı: Her şeyden evvel Türkiye bir NATO üyesi. NATO üyesi olmanın ne anlama geldiğini hala bizdeki kamuoyu kavrayabilmiş değil.

Sonuçta bu, şu demektir: Söz konusu olan ister Suriye olsun, ister İran olsun veya Rusya olsun veya başka bir ülke olsun, NATO’nun stratejik çıkarları doğrultusunda Türkiye tercihe zorlanmaktadır. Ancak şu anda Türkiye’nin muhtemelen yapmak istediği, yapabileceği şey şu olmalı: NATO üyesi olarak, NATO içerisindeki ağırlığını kullanarak Batı’nın emperyal projelerini engelleme yönünde bir şey yapabilecek mi, yapamayacak mı?

Dolayısıyla, biz hem NATO’da olacağız, hem Avrupa Birliği’nin kapısını çalmış bir ülke olacağız, hem de Batıya rağmen bağımsız, özgür, kendi ve bölgenin çıkarlarına uygun bir şekilde bir politika geliştireceğimiz gibi böyle çok iyimser bir yaklaşım bana ütopik geliyor. Türkiye’nin bölgeye yönelik stratejisinin NATO konseptinden bağımsız olduğunu, tümüyle bağımsız olduğunu söyleyemeyiz.

Peki, az önce söylediğinizle bağlantılı olarak, Türkiye’nin bugün NATO’da üstlenmiş olduğu rol sizce nedir? Mesela Clinton’la Davutoğlu’nun bir görüşmesi vardı Suriye ile ilgili. Tüm bu görüşmeler Suriye halkı için mi?

Eğer hafızamız bizi yanıltmıyorsa, tarihte NATO’nun pek çok operasyonu, işgalleri, insani yardım, insan hakları, demokrasi gibi çok yaldızlı ve çağdaş kavramlar üzerinden gerçekleştirdiğini biliyoruz. Daha Afganistan’dan çıkmadı, Afganistan’ı niçin bombalıyor NATO hala? Dünyanın en fakir ülkesini niçin bombalıyor? Afganistan’ı demokratikleşmek için, insan hakları, kadını özgürleştirmek için! Irak niye işgal edildi, gerekçesi ortada. Dolayısıyla, Türkiye’nin istemeden de olsa, çok iyi niyetli birtakım insani yardım talepleriyle birlikte, arkada, hatta Batı’nın koçbaşı gibi bölgeye müdahil olduğu bir güç durumunda görünmesi, hem Türkiye’deki şu andaki yöneticilerin dillendirmeye çalıştığı bölgesel güç olmak, lider olmak, hatta biraz daha genişletelim, yeni Osmanlıcılık gibi özlemler ve idealize edilmiş politikaların da önünü kesecek bir şey.

Bu zamana kadar zaten soğuk savaş döneminde Türkiye, Ortadoğu’da şöyle görünüyordu: Batı ittifakının, Batı emperyalizminin ileri karakolu durumundaydı, bu kısmen kırıldı. Kabul edelim veya etmeyelim, özellikle son dönemde Hükümetin en başarılı olduğu alanlardan biriydi, bütün eleştirilerimize rağmen. Bu çok önemli bir şeydi. Siyasi olarak da, söylem olarak da Türkiye bölgeyle yeniden barışma sürecine girdi. Bu sürecin çok menfi biçimde kırılabileceği, geri döndürüleceği, artı Türkiye’yi de etkileyeceği bir boyutu vardı. Özellikle Hükümete yakın çevrelerde, seçmen tabanında; “Suriye’ye girelim, oradaki Müslümanları kurtaralım!”

Bu, bu kadar basit bir denklem değil, buna çok niyetli, hazır insanların da var olduğunu düşünüyorum, fakat bu kadar basit değil. Olay, içeride silahlı bir çatışmaya dönüşmüş vaziyette.

Esad’ın her zaman oradaki direnişçilerden daha fazla silahı vardır. O zaman uluslararası bir mücadele alanına dönüşecek demektir ve o saatten itibaren ne olabileceğini kimse artık kestiremez, yani en kötü senaryo da bu. Peki, Esad geri adım atabilir mi? Esas can alıcı soru da bu. Nasıl aldırılabilir, bunun üzerinde kafa yormak lazım.

Tamamı için

ŞÜKRÜ HÜSEYİNOĞLU, İKTİBAS DERGİSİ

 

Bir cevap yazın