AKP’yi anlamak için ANAP’ı hatırlamak…

AKP’nin “askeri vesayetten kurtulmak ve demokratikleşmek” iddiasıyla inşa ettiği meşruiyet zemini İslami camiada bu alıntılama düzeyinin ötesinde pek tartışılmadı.

Oysa bu iddiayı son otuz yılın dünya tarihindeki dönüşümleri göz önüne almadan değerlendirebilmek mümkün değil.

80’lerle birlikte başlayan ve “tarihin sonu” iddiasıyla beraber zaferini ilan eden Neoliberalizmin manipüle ettiği süreçleri tahlil etmeden, salt ulusal ölçek üzerinden bir takım sonuçlara varmak, şu anda İslami camiada yaşanan; ayaklarını nereye bastığının farkında olmamak sonucunu doğuruyor.

Türkiye’de Turgut Özal’ın öncülüğünde neşet eden neoliberal uygulamalar; ekonominin uluslararası sermayeye açılması, ithal ikameci sanayileşmeden ekonominin ticarileşmesine geçiş, sermaye hareketlerini tıkayan sistem içi ”köhnemiş” iktidar yapılarını tasfiye etmek, hantal bürokrasi yerine finans yönelimli, dışa açık bir teknokratlar düzeni oluşturmak, Özal’ın ifadesiyle ülkeyi “Singapurlaştırmak” şeklinde özetlenebilir.

“Küçültülerek” birer şirkete dönüşmüş devletlerin, sermayeyi tehdit etmediği sürece her şeyi mübah kıldığı, vatandaşına sadece kar zarar zaviyesinden yaklaştığı, toplumu bir istatistik nesnesi olarak gördüğü bir “finans-kapital cenneti” düzenidir bu…

Özal’ın öncülüğünü yaptığı bu süreç ancak 12 Eylül darbesinin “sorun” haline gelmiş siyasal zemini “temizleme”si ile yürürlüğe girebildi.

O yıllarda Özal’ın tüm meşruiyet iddiasını “12 Eylül öncesinin karanlık günlerine geri dönmemek için” kendisine -Anavatan Partisi’ne- oy verilmesi gerekliliği üzerine kurması, bu dolaysız ilişkinin bir göstergesidir.

Siyasal zeminin ve “kamusal” olanın tüm tezahürlerinin dümdüz edildiği bu süreci Özal, kamuoyunu profesyonelce manipüle ederek, neoliberal politikaları toplumsal bilince yamamak için kullandı.

“Devlet don dikmez” söylemi üzerinden kamuoyuna dayatılan özelleştirmeler, kahveleri dolduran milyonlarca işsizin, devletten kapatılan fabrikaların hesabını sormaları gerekirken, “bizim yoksa onların da işi olmasın” gibi “inşa edilmiş” bir eblehlik üzerinden meşrulaştırıldı.

Her türlü düşünsel rehberin-ideolojinin şeytanlaştırıldığı, bireyin sözde kutsanarak ama aslında devlet karşısında tek başına bırakıldığı bu retoriksel zeminde devlet, eleştirilerin muhatabı olmaktan çıktı.

Zira zaten küçültülmesi gerekiyordu ve “her şeyi devletten beklememeliydik.”

Sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma bu dönemde başladı ve maalesef toplumsal reflekslerini yitirmiş/mustazaflaştırılmış bir kitle bu politikaları sırf “terör bitti, otoyollar yapıldı, özel tv kanalları açıldı, çağ atladık” çoşkusuyla alkışladılar.

Kemalist cumhuriyetin zorbalığıyla hırpalanmış dindar camia tüm bu değişimi sadece; “zorba“ devlet küçülüyor üzerinden ve onu küçülten, dindarlığını her fırsatta ön plana çıkarmaya özen gösteren, genelkurmay başkanını şortla karşılayacak kadar cesur bir muhafazakar liderin, Özal’ın muzafferiyeti üzerinden okudular.

Özal bu muhafazakar kitleyi neoliberal politikalarının arkasına yığmayı başardı. Dindarlığın sermaye edildiği bu süreçte sayısal çoğunluğuna rağmen muhafazakar camianın entelektüel gücü, sermaye deki, medyadaki, enteliyansiyadaki zayıflığı iktidarla arasındaki ilişkiyi sembiyotik bir alana hapsetti.

O gün Özal politikalarına itaat eden muhafazakar camianın bu günde o dönemin herhangi bir özeleştirisini yaptığına şahit olmadık, zaten buna ihtiyaçta hissetmediler.

Daha ibretlik olansa, o gün 12 Eylül darbesini Özal’ın neoliberal mezhebinin içinden savunan muhafazakar camianın bu gün, AKP neoliberalizmi içinden aynı darbeye veryansın etmeleridir.

Oysa, o yıllarda Özal’ın ölümü ile Milli Görüş partilerinin liderliğinde ve çoğu zaman nitelik olarak onun önünde ilerleyen İslami uyanış, Özal’ın temsil ettiği neomuhafazakar algılayışla -mütevazi ölçekte de olsa- bir hesaplaşmaya girmişti.

Ancak 90’ların sonunda belirleyici olan ise ; “yeni dünya düzeni”ne uyum sağlamanın sancılarını, Özal’ın yolunu döşediği değişimlerin sarsıntılarını yaşayan Kemalist cumhuriyetin, bu dönüşümü tamamen farklı bir istikamete çevirebilme potansiyeli taşıyan İslami uyanıştan ürkmeleri oldu.

Zira uluslararası sistem açısından Özal sonrasında kendilerine güven veren, profili yüksek, karizmatik bir seçenek henüz ortada yoktu ve Türkiye bir maceraya atılamayacak kadar değerli bir ülkeydi.

28 Şubat olayını bu zaviyeden bir kez daha okumakta fayda var.

İslami uyanış ile paralel gelişen Milli Görüş hareketi, Özal ile başlayan neoliberal dönüşümü (tüm uyum sağlama çabalarına rağmen) inkitaya uğratma riskini içerdiği için uluslararası ve ulusal dengelerin hedef tahtasına kondu ve tasfiye edildi.

Süreci salt kendi cemaatlerinin varlığı derekesinde algılayan muhafazar camia bu yüzden, 28 Şubat’ın daha şuyuu ile beraber Milli Görüş ve onun ima ettiği İslami/İslamcı tezlerden rücu ettiler.

Muhafazakarlık ile İslamcılığın AKP iktidarına kadar bir araya gelemeyecekleri bir kopuş oldu bu.

Bu yüzden “İslamcılık” bir çocukluk ayıbı olarak reddedilirken muhafazakarlık ise başına yükselen değerlerden bir taç takarak “muhafazakar demokrat”lığa dönüştü.

Burada muhafazakarlığın bir eleştirisini yapmak niyetinde değiliz.

Ancak bu tarihsel dönüşüm içinde Türkiye “İslamcılığı”nın Özal’dan Erdoğan’a nasıl bir “metamorfoz” yaşadığını tartışmak istiyoruz.

Özal’ın yol açtığı yozlaşma ve ifsadın eleştirisini yapabilecek bir kapasitesi olmayan muhafazakar camianın şu anda AKP’ye olan ubudiyetlerini anlamak çok zor değil.

Ama bir zamanlar Özal politikalarının karşısında “tevhid ve adalet” diyen, toplumdan, toplumun menfaatinden yana tavır takınan “İslamcı” camianın bu gün nasıl AKP’ ye eklemlendiğini, İslami muhalefetin nasıl ”majestelerinin muhalefeti” ne dönüştüğünü bir sonraki yazımızda tartışmaya çalışacağız.

PLATFORM HABER

 

 

 

 

Bir cevap yazın