İstanbul İslamcılığı

Türkiye’yi sosyolojik, ekonomik, tarihsel, siyasal etkenlerle şekillenen yapısından dolayı İstanbul ve Taşra olarak ikiye ayırabiliriz. Bu konum binlerce yıldır süregelen geleneğin oluşturduğu bir yapıdır. İstanbul tarih içerisinde bölgede sürekli olarak üzerinde hâkimiyet hesapları yapılan ve bulunduğu konum itibariyle zaman geçse de, yapılanmalar farklılaşsa da değeri azalmayan ender kentlerden biridir. Nüfus, ekonomi, kültür ve siyasal olgular açısından İstanbul Türkiye içerisinde ayrı bir yeri vardır. Tüm göstergeler de kendi hinterlandı ile birlikte çok farklı değerler taşımaktadır.

İstanbul son cumhuriyet dönemi dışında binlerce yıl değişik medeniyetlere başkentlik yaptı. Son olarak başkenti olduğu Osmanlı İmparatorluğu ile de görüldüğü üzere sadece Anadolu’yu değil Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar ile Karadeniz ve Akdeniz havzalarını etkileyen bir konuma sahiptir. Bu güçlü bir çekim ve etki alanı oluşturmaktadır. Bir taraftan bu alanlara yönelik şekillendirmelerde bulunurken, diğer yandan da bu bölgelerdeki birikimleri kendine çeken bir etki alanına sahiptir.

İstanbul kendi içerisinde oluşturduğu medeniyet tasavvurlarını çevresine yöneltir. Bu medeniyet tasavvurlarının son 700 yıldır ön planda olanı İslam merkezli düşünce ve pratiktir. Öncesinde Roma- Bizans kültürünün Osmanlı ile birlikte hem yapı hem demografik olarak İslamlaşması süreci yaşanmıştır. İslam dininin yayılma sürecinde batı medeniyetinden alıp ta muhafaza etmeyi başarabildiği tek merkez sayılabilir. Bunun ilk tecrübesi olan Endülüs ne yazık ki yaşatılamadı. İstanbul geçmişteki güçlü medeniyet aidiyetine rağmen büyük bir dönüşüm geçirdi. Diğer medeniyet tasavvurlarını hoşgörüyle karşılamakta ancak İslam temelli toplum ve şehir algısından da ödün vermemektedir.

İstanbul’un İslamlaşması ve Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapması hasebiyle diğer İslam toplulukları açısından da bir merkez olarak algılanmaya başlandı. Taşra kavramı bu süreçte İstanbul dışındaki yerleri tanımlamak için kullanılmaya başlanacaktı. Bir merkez olarak burada oluşturulan fikir ve ideolojilerin merkez ve taşra üzerinde büyük etkisi olacaktı. Hangi düşünce ve hareket olursa olsun İstanbul merkezli yapılanmaya gidecekti. İslamcılığın ideolojik olarak tartışıldığı ve şekillendiği merkezlerden biri olarak bu düşüncenin şehirde kendine has örneklik ve tasavvuru gelişecekti. Bu anlamda Taşra’dan kopuk olmayan ama kendine özgü algı ve tasavvurları ile de zenginleşen bir İslamcılık tecrübesi de ortaya çıkacaktı. Biz bu tecrübe ve birikimlerin toplamına İstanbul İslamcılığı adını vereceğiz. İsimlendirmede bulunmadan tanımlamak mümkün değildir. Bunun için bir isimlendirmede bulunmak ve ardından bu ismin temsil ettiği güç ve etki alanını tartışmak istedik.

İstanbul İslamcılığı kategorik olarak Sünni İslam algısının merkezlerindendir. Bu algının değişik formları olan cemaat ve tarikatları da barındırmaktadır. Türkiye de var olan hemen her cemaat ve tarikatın İstanbul merkezli olma hayali ve endişesi vardır. İstanbul Osmanlı tasavvurundaki güç ve hâkimiyet dolayısıyla da iktidar olma konumunu yitirmeyecekti. İstanbul’daki etki alanını güçlü kılmak için her türlü mücadele verilmektedir.

İstanbul kendi içinde üretken değildir. Hep dışardan gelecek birikimlere göz diker. Düşünce dinamizmi zayıftır. Anadolu’dan sadece birey değil yeni fikirlerin gelmesini de beklerler. Bu fikirler geldiğinde de kendileri üretmiş gibi sahiplenir ve pazarlamaya kalkışır.

İstanbul İslamcıları mağrur, eleştirilmez ve kendilerini üstün görürler. Her şeyi bildiklerini düşünür, şuurlarının yüksek olduğu vehmine kapılırlar. Anadolu hep öğrenci, onlar ise öğretmendir. İstanbul düşünür, Anadolu uygular. Anadolu’nun fikir ve önerileri ancak kendileri lütfederlerse kullanıma başlanabilir.

İstanbul kendi içindekini önemser ve önceler. Bu anlamda güçlü bir tarafgirlik vardır. Düşünce alanında gettolaşmalar oluşturur. Kendi içine kolay kolay kimseyi almaz. Çevresini Bizans surlarında olduğu gibi çevreler. Bu merkeze girmek için önce kapıcılık, ardından iç hizmet sonrasında ancak bir konum verebilmektedirler. Dışardan gelenin böylesi merkezde olması ve tutunmasını istemezler.

Anadolu’dan gidenler önce birkaç yıl ezik bir şekilde piyasada tutunmaya çalışır. Ardından yerleşme süreci tamamlandıktan sonra artık o da Anadolu’ya bakış açısını değiştirecektir. Büyük sözler ve iddialar ile kendi pazarlamasını iyi bir şekilde yapmaya başlar. Çoğu Anadolu’dan gelen bir konferans davetini ancak yüksek meblağlı bir ücret ve türlü nazlarla kabul ederler. Geldikleri konferanslarda da aynı şeyleri tekrarlamaktan öteye geçmeyen sözler ve diyaloglarla giderler.

Düşünce dili özentilidir. Hep üst gördükleri başka bir dili konuşmak isterler. Bir dil bütünlüğü yoktur. Anadolu ve Avrupa arasında gidip gelirler. Bir yandan Batı gibi kelimelerle oyun oynamak, diğer yanda ise Anadolu gibi açık, yalın ve sade konuşmak ister. Bir tarafta halk içine karışmak, diğer taraftan seçkin bir zümre olmak hevesi arasında gidip gelirler.

İstanbul İslamcıları mahalle merkezli bir yerleşim kaygısındadır. Her düşünce ve ideolojik yapılanmanın etkin olduğu bölgeler vardır. Göç, ekonomi ve Toki- toplu konut uygulamaları ile birlikte bu kozmopolit bir yapıya bürünse de bu halen sınırlıdır. Ancak şehirleşmenin getirdiği bireyselleşmecilikten de uzak durulamamaktadır.

İstanbul İslamcıları birbirleriyle konuşur ama anlaşmamaya çalışır. Kendi nüans farklılıklarını büyüterek özgünlük taslamaya başlar. Birbirini beğenmez, üstün yönlerini kabullenemezler. Herkes kendi gettosunda büyük hâkimiyet hülyaları görerek yaşamaya devam ederler.

İstanbul İslamcıları sürekli tezler üretirler. Toplumsal ve siyasal kurtuluşa dair sözler söylerler. Ancak hemen hepsi toplumdan kopuk ve siyasal süreci doğru algılamaktan uzaktır. Toplumsal dönüşümü harekete geçirecek donanımda değildir. Ama sürekli kurtuluş reçeteleri yayımlamaktan da geri durmazlar.

Kitap ve dergi olarak en hareketli yerdir. Ancak bunlarda süreklilik ve olgunluk yoktur. Düşüncelerde yenilik bulunmaz. Slogan ve klişelere mahkûm edilmiş duyarlılıkları tekrarlamaktan öteye geçemezler. Çok fazla okumaz, ancak okur gibi yaparlar. Ancak düşünsel pazarlama imkânı en fazla olan yerlerden biridir. Televizyon, radyo, gazete ve internet olarak imkânları kullanarak kendini ifade edebilme kapasitesi çok yüksektir. Bu ifade imkânlarını bazen despotik ve gayri ahlaki şekilde kullanabilmektedir. Örneğin; son İslamcılıkta çok iddialı olan bir gazete kendisine yönelik eleştirileri kabullenmeyip, bu konuda eleştiren kurumların etkinliklerini haber değeri olarak görmeyip yayımlamamaktadır. Üstelik bu konu başörtüsü mücadelesi gibi bir husus olması ayrı bir acı konudur. Çok etkin internet siteleri başörtüsü mücadelesi ile ilgili haberleri artık vakay- i adiyeden görüp yer vermemektedir. İslamcı zeminden beslenip bu çerçeveyi taşıyan alanlara karşı garip bir kimliksizlik olarak tezahür eden bir tavırla yüz çevirmektedirler. Onlar artık mücadelelerini daha derinlere! indirmiş kişiler olarak bu tür mücadele yöntemlerini tasvip etmemektedirler.

İstanbul İslamcıları eylemlilik kültürü geliştiremediler. Solculara özenerek geliştirmek istedikleri eylemliliklerini geliştiremediler. İlk dönemler de sürdürdükleri Cuma eylemlerini bıraktıktan sonra Başörtüsü sorununa yönelik Anadolu duyarlılığının çok azını gösteremediler. Filistin mitingleri vesilesi- ki onlarda Anadolu takviyelidir- başka bir eylemlilik sebepleri bulunmaz. Artık sokak dönemi kapanmış, masa başında büyük sözler söyleme dönemi başlamıştı. Plazalardaki yeni odalarında nostaljik seyahatlerde bulunmaya devam etmektedirler. Geliştirilen özgün bir eylemlik ve etkinlikler yoktur. Düşünce, sanat ve kültür alanında bir varlık göstergesi bulunmaz. Üstelik belediyeler de uzun zamandır muhafazakâr partilerin elinde olduğu halde ihalelerde koşturmaktan düşünceye yatırım yapmaya vakit kalmamaktadır.

Osmanlı’dan sonraki modernleşme sürecinde şehir ve din yaşamını mezcedecek bir örneklik çıkaramadılar. İstanbul’da var olduklarına dair alametleri ancak belli mahalledeki görüntüsel varlıktan öteye gidememektedir. Kapatılan ancak ayrılıkları devam eden tarikatların yarı kapalı sosyal yaşam tarzları devam ederken diğerleri de ideolojik kavgalarda yitirdikleri maddi birikimlerini daha hızlı kazanmak için son hızla mücadeleye girişeceklerdi. Şehrin kültür, sanat, edebiyat, mimari, düşünce birikimine bir şey katamadılar. Rant merkezli düşündüler. Nerede boş bir alan varsa oraya konup çevreleyip kendine ait iktidar alanında çalıp söylemeye devam etmektedirler.

İstanbul İslamcıları dönüşüm ve algı alanını zenginleştirmeden Türkiye gerçekliğinde köklü bir değişimin olması beklenemez. Anadolu zenginliklerinin rantını yemekten ve tüketmekten öteye gidemeyecektir. Türkiye ve etkilediği jeopolitik alan olan Akdeniz, Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar ve Karadeniz başta olmak üzere çevresel etki alanına olumlu bir şeyler katamayacaktır. Bunları gerçekleştirirken yeni Osmanlıcılık hayaliyle değil var olan yeni ve gelecek zamanlar üzerinden tasavvur etmelidir. Anadolu’dan kopmadan onunla bütünleşik yapılar içerisinde ve güç alışverişine dayalı bir ilişki biçimi geliştirmelidir.

RÜSTEM BUDAK

Bu yazı ilk olarak 13 Mayıs 2009’da Cemaat.com’da yayınlanmıştır.

 

 

Bir cevap yazın