Başbakan’ın Talihsiz Beyanları “İktidar Kibri”nin Sonucudur

Uludere/Roboskî katliamı, Türkiye’nin son birkaç aydır değişmeyen gündemlerinden birini oluşturmakta. Kürt sorununa dönük çözüm arayışlarının gündemdeki sıcaklığını koruduğu bir ortamda TSK’nın savaş jetleriyle gerçekleştirilen bu katliam; iktidarından muhalefetine, basınından sivil toplum kuruluşlarına değin kamuoyunun gündeminde sıcaklığını korumakta, insanlık vicdanını yaralamaya devam etmektedir.

Aşağıda Islah Haber’in hazırladığı dosya kapsamında Özgür-Der Diyarbakır Şubesi Başkanı Av. Serdar Bülent Yılmaz ile gerçekleştirilen röportajı bulacaksınız. Tüm dosyaya Islah Haber’den ulaşabilirsiniz.

Uludere katliamının üzerinden aylar geçti. Savcılık soruşturma açtı. Meclis, araştırma komisyonu kurdu. Devlet bu olayın üzerinin örtülmeyeceğine, faillerinin en kısa zamanda bulunacağına dair söz vermesine rağmen konuya dair kamuoyunu tatmin eder nitelikte bir gelişmenin yaşandığı henüz söylenemez. Kamuoyunun ve mağdur ailelerin beklentileri sürerken Başbakan’ın konuyu gündemde tutmaya çalışanlara karşı giderek agresifleşen bir üsluba büründüğü görülmekte. Sizce Uludere soruşturmasının sonuçlanmasını geciktiren sebepler nelerdir?

Uludere katliamı bu devletin ilk ve tek katliamı değil. Ancak bu katliamın özelliği Kürt sorununu çözme konusunda gayret sarf eden ve bu konuda epeyce önemli adımlar atmış bir hükümet döneminde gerçekleşmiş olması. Uludere katliamıyla AK Parti hükümetinin eline masum Kürt kanı bulaştı. Bu, AK Parti’nin hiç beklemediği ve de hazır olmadığı bir mevzuydu. Bu nedenle bugüne kadar hukuk devleti, özgürlük, hak ve adalet adına söylediği ne kadar iri sözler varsa Uludere katliamıyla test imkânı buldu. Aynı şekilde 2005 yılında Diyarbakır’da yaptığı tarihî konuşmada Başbakanın ifade ettiği “Büyük devlet, kendisi ile yüzleşerek, hatalarını ve günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürüme güvenine sahip devlettir.” sözü de, Dersim özrünün samimiyeti de bu testin parçası oldu.

Ancak görüldü ki, Dersim için özür dileyen Başbakan, iş kendi hükümeti döneminde yapılan hatalara gelince eski hükümetler gibi davranıyor; sorunun üzerini örtmeye çalışıyor, çözümü gündeme getirenleri itham ediyor ve özür dilemekten kaçıyor. Bunun nedenlerinden birisi devlet aklının Başbakanı ve hükümetini kuşatmış olması, özgürlük ve adalet söyleminin içselleştirilememesidir.

Öte yandan Hükümete boyun eğmiş ve hatta ona destek olan bir Genelkurmay Başkanı, ona bağlı bir ordu ve ordu içinde dengeler var. Ve Başbakan dengeler gereği bu desteğin sahibini koruma içgüdüsü ile davranıyor. Bu da Hükümeti kendi iddialarıyla ters düşecek fiil ve yaklaşımların içine itiyor.

Burada elbette Başbakanın tavrının nedenini anlamak istiyorsak görmezden gelemeyeceğimiz bir husus da Uludere katliamının Başbakan ve ekibi tarafından, haklı olarak, kendilerine yönelik bir İsrail-derin devlet ortak yapımı bir tasfiye komplosu şeklinde değerlendirmesidir. Uludere üzerinden MİT Müsteşarının tasfiye edilmeye çalışıldığının fark edilmesi, bunun da iktidarın altını oyma girişiminin bir parçası olarak görülmesi, kimi çevrelerin Uludere olayını gündemde tutma amacının da bu girişim olması gibi bir yaklaşım, Hükümetin tavrında belirleyici durumda. Öyle ki; bu yaklaşım, olayın insani boyutunu örtecek noktaya geldi. Elbette buna rağmen Hükümet yine de daha doğru davranabilirdi.

Bu saydığımız nedenlerin yanında, iktidarın Uludere tavrını belirleyen önemli bir neden de “iktidar kibri”dir. Nitekim bu durum ilk kez Uludere ile ilgili olarak ortaya çıkmış değil. AK Parti iktidarı döneminde Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol, Mizgîn Özbek gibi kolluk güçleri tarafından haksızca öldürülen çocuklar oldu. Yine Baran Tursun olayı gibi birçok olay yaşandı. Kamu vicdanını derinden yaralayan bu konularda Hükümet hiçbir zaman kendini sorumlu hissetmedi ve bunları görmezden geldi. Bu olaylarla ilgili davalar sırasında Hükümetin tutumu olayın üzerine gitmek değil, kendi memurlarını kollamak şeklinde gerçekleşti. İşte tüm bunlar gibi Uludere katliamı konusundaki gayr-ı insani ve gayr-ı vicdani tavrın nedeninin bu “iktidar kibri” olduğu düşüncesindeyim.

Hal böyle olunca da soruşturmanın gecikmesi mukadderat olmaktadır. Devlet hiyerarşisinin en tepesi Uludere konusunda böyle davranınca TSK ve ilgili diğer devlet kurumları da işi ağırdan alma, bazı evrakları vermeme, “devlet sırrı” ve “terörle mücadelede zaaf oluşturma ihtimali” vb. nedenlerin arkasına gizlenme gibi tavırlar göstermeleri normaldir.

Hükümetin konu karşısında bir hayli sıkıntılı olduğu Başbakan’ın son günlerde giderek daha bir belirginleşmeye başlayan agresif beyanlarından anlaşılmaktadır. Hükümetin Uludere siyasetini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu bağlamda Başbakan’ın Uludere-Kürtaj kıyası nasıl yorumlanmalı?

Kürt sorunu, Hükümetin en yumuşak karnı… Bu kadar hassas bir konu bağlamında yaşanan Uludere katliamı elbette Hükümeti oldukça zor bir durumda bıraktı. Hele de bu katliamın akıllara Muğlalı hadisesini getirmesi konuyu daha da hassaslaştırdı. Aslında Hükümet bu konuda sivil toplumdan daha fazla hassas ve vicdanlı davransa idi, yani hukukun ve adaletin gereğini yerine getirmeye daha hevesli olsa idi katliama rağmen bu netameli süreçten yara almadan çıkar, bu kadar sıkıntı da yaşamazdı. Gelinen noktada özür dilemeyeceğini kesin bir dille ifade eden ve bu konuda baskı yapanları ve konuyu gündemde tutanları ağır bir şekilde itham edecek kadar Başbakanın ve Hükümetin dengesizleşmesi tam da bu yanlış başlangıcın doğurduğu patolojik bir durum.

Uludere katliamı konusunda Hükümetin yapması gerekenler çok açıktı. Birincisi; basını örtmesi konusunda uyaracağına, katliam bilgisi bizzat resmi ağızdan ve olayın sıcaklığında yapılmalıydı. İkincisi; Başbakan bütün işlerini ertelemeli ve Uludere’ye gitmeliydi. Açıklama yapmak için Cuma namazı çıkışında bir muhabirin sorusunu bekleyeceğine aynı gün görüşlerini açıklamalıydı. Soruşturma talimatı hemen verilmeli ve soruşturmanın salahiyeti için Uludere saldırısı ile ilgili kritik görevlerde yer alan herkes açığa alınmalıydı. Bu arada bölgeye acilen sağlık ve arama-kurtarma ekipleri sevk edilerek yaralılar tedavi altına alınmalı, ölenlerin cesetlerinin kayaların arasından çıkarılmasına yardım edilmeli ve helikopterler yardımıyla köye taşınmalıydı. Bunların yanında en yetkili ağız olarak Başbakan bu katliamdan dolayı açık ve net bir şekilde özür dilemeli ve tüm bunlar yapıldıktan sonra ancak tazminat gündeme gelmeliydi.

Ama bunların tam tersi yapıldı. Başbakan ne Uludere’ye gitti, ne de özür diledi. Halk kendi evlatlarının cesetlerini kaya ve toprak yığınlarının arasından kendi imkânlarıyla çıkarmak ve katırlara yükleyerek defnetmek zorunda kaldı. Üstelik Başbakan Genelkurmay Başkanı’na soruşturmada kolaylık göstereceğini ifade ettiği için Genelkurmay Başkanı’na teşekkür edip, Kaymakama da madalya taktı. Tüm bunların yanında sürekli bir “kaçakçı” vurgusu yapıldı. Adeta hak ettikleri gibi bir söyleme sapıldı. Kısaca Hükümet Uludere’de klasik devlet refleksleri gösterdi, üstelik bunu en katı ve sert biçimiyle yaptı.

Tam da bu noktada gündeme gelen kürtaj meselesini Başbakanın Uludere katliamı ile ilişkilendirmesi çok yönlü bir talihsizliği içeriyor. Öncelikle Başbakanın, defa hiçbir hassasiyet göstermediği çok önemli bir konuyu kürtaj ile ilişkilendirmesi evvela kürtaj meselesinin kendisini bizzat anlamsızlaştırıyor. İkinci olarak ortaya çıkış koşulları biçimi farklı bir mevzuyu devlet silahıyla işlenmiş Uludere katliamı ile anması Uludere’yi anlamsızlaştırıyor. Bu analoji, saçma olduğu kadar acı da. Uludere katliamının hesabının verilmesi yerine bir tartışmanın mezesi kılınması Uludere mağdurlarını bir kez daha derinden yaralamıştır kuşkusuz.

Uludere soruşturmasını yürüten özel yetkili savcılık, 2 Nisan tarihinde basına sızan açıklamasında hukuki sürecin ağır yürümesini soruşturma kapsamındaki askerî birimlerin yazışmalara geribildirimde ağır davranmalarına fature ediyordu. Gerek bu durumu ve gerekse de aynı savcılığın katliamdan sağ kurtulan 4 kişi hakkında “kaçakçılık”tan dava açmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Savcılık bu soruşturmayı yürütürken tabi ki hükümetin tavrından etkileniyor. Arkasında devletin hiçbir desteğini bulamamış bir savcının, geleneksel devletçi yargı teamülleri de ortadayken etkili bir soruşturma yürütmesini beklemek safdillik olur. Anlaşılan o ki savcı, bu şartlarda yapabileceği tek şeyi yapmış ve katliamdan kurtulanlara kaçakçılık davası açmış. Bu hususta ordunun talep edilen belgeleri ve istenen yanıtları savcılığa vermemesi de Hükümetin bu sorumsuz ve Uludere’yi gözden çıkardığını gösteren tavırlarıyla alakalı. Gerektiğinde Genelkurmayın beyni olan “kozmik oda”ya girilebiliyorsa pekâlâ bu konudaki belgeler de o kararlılıkla alınabilir. Ancak bunun için Hükümetin kararlı tutumu şarttır. Hükümetin genel tavrı dikkate alınırsa Uludere konusunda önemli bir gelişmenin yaşanacağını düşünmemiz ve umutlu olmamız için ortada bir sebep görünmüyor doğrusu.

Başbakan’ın konuyla ilgili verdiği beyanatlarda son zamanlarda “istismar” vurgusu öne çıkmakta. Başbakan’ın istismar retoriğini nasıl buluyorsunuz?

İstismar” kavramı Türkiye’de en çok -hem de en fazla dile getirenler tarafından- istismar edilen bir kavramdır maalesef. Başbakanın Uludere konusunun BDP ve diğer muhalif parti ve gruplar tarafından istismar edildiği şeklindeki söylemi, bu kesimlerin tutarlılığı dikkate alındığında belli bir doğruluk payı taşısa da anlamsız ve komik bir itirazdır. Bu itirazın anlamlı ve ciddi olabilmesi için Hükümetin üzerine düşenleri yapması gerekirdi.

Eğer, dağ başlarında çocuklarının kaya diplerinden parçalanmış cesetlerini, cesetlerine ait parçalarını toplamak zorunda kalan köylülerin yanında o gün Hükümet yoksa, Hükümetin “BDP’lilerin orada ne işi vardı?!” ve “PKK bayraklarını cesetlere örttüler!” diye söylenmeye hakkı olmaz.

Eğer çıkıp adam gibi özür dilenmemişse, “Niye özür dilemiyorsunuz?” diye itiraz edenlere, konuyu medyada gündeme taşıyanlara kızma hakkı da olmaz.

Eğer üzerinden altı ay geçmesine rağmen soruşturmada hiçbir ciddi gelişme yoksa, bir kişi bile açığa alınmamışsa, üstelik “Bu kadar para veriyoruz, daha ne istiyorsunuz!?” şeklinde küstah bir dil kullanılıyorsa, buna itiraz edenleri istismar ile suçlamak olacak iş değildir. Bu nedenle istismar suçlaması hem küstah bir tavırdır hem de pişkinliktir. Bu tavır, “iktidar kibri”nin üzerinden en fazla temayüz ve tebarüz ettiği tavırdır.

Dosyanın tamamı için Islah Haber

 

 

 

 

Bir cevap yazın