Davutoğlu’na: Haklı çıkmak bu mu?

Bundan yaklaşık on yıl önce ABD’nin Irak işgalinin başladığı günlerde başbakan olan Abdullah Gül, “Bombalar altında çocuk ve kadınlar can verirken geceleri uyuyamıyorum” şeklinde bir açıklama yapmıştı.

Ve o işgalin arefesinde Irak’a Türkiye üzerinden girmenin ayrıntılı planlarını yapan ABD, üs ve limanlarımızı kullanacak şekilde asker ve teçhizat sevkiyatını başlatmıştı. Ama beklenmedik birşey oldu. Buna izin verecek hükümet tezkeresi, Mecliste kabul için gerekli oyu alamadı.

Tam bir şok tesiri meydana getiren bu sonuç üzerine bütün hazırlıklar iptal edildi; İskenderun limanından inip Silopi’deki üslere doğru yola çıkan ABD askerî konvoyları geri çağrıldı.

Böylece Türkiye, kanlı işgalin birinci dereceden ortağı ve destekçisi durumuna düşmekten kurtulmuş oldu. Bunun için yapılan dualar kabul edildi ve Allah bizi böyle bir felâketten korudu.

Ancak sonraki süreçte hükümet ne yazık ki işgale lojistik destek veren politikalar uygulamayı sürdürdü. İncirlik’ten kalkan Amerikan uçaklarının attığı bombalar, sayısı yüz binlerle ifade edilen masumları öldürmeye devam etti.

Şimdi Irak, ABD işgali şeklen sona erdiği halde hâlâ bombaların susmadığı ve her gün çok sayıda insanın faili meçhul patlamalarda can verdiği bir ülke olmaktan kurtulabilmiş değil.

Son dönemde farklı yöntemlerle Irak’a benzetilen bir ülke de onun batı, bizim güney komşumuz olan Suriye. İktidar çatışmalarının kan gölüne çevirdiği bu ülkedeki gidişat dehşet verici.

Böyle bir süreçte Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da, on yıl önce Gül’ün Irak için söylediklerine benzer beyanları oldu. Meselâ Suriye’deki durum ve Türkiye’nin izlediği politikalar için “Her gün sabah namazında muhasebe yapıyorum ve dua ediyorum” (Muharrem Sarıkaya, Habertürk, 23.3.12) şeklinde konuştu.

Bu söz, elbette, oradaki vahim duruma karşı isabetli politikalar uygulama noktasında samimî bir niyet ve arayışın ifadesi olarak algılanmalı.

Ancak hele sınırları, çerçevesi ve temel parametreleri hakim güçler tarafından belirlenen netameli ve mayınlı alanlarda tuzağa düşmeden ve falso yapmadan yol almak için sadece samimiyet ve iyiniyet tek başına yeterli olamayabiliyor.

Özellikle, geçen yılın başlarına kadar yine Baas rejimiyle yönetildiği halde bu çap ve boyutta kanlı bir iktidar çatışmasının söz konusu olmadığı Suriye’de, birtakım dış kaynaklı organizasyonlarla ihdas edilen silâhlı muhalefete Türkiye’nin kucak açması ve sınır kamplarında barındırdığı eylemcilere silâh yardımı yapması, bu ülkede bir buçuk seneye yakındır dökülen kanın vebal ve sorumluluğuna bizi de ortak ediyor.

Baas rejiminin dillere destan gaddarlığında ihtilâf yok. Ama buradaki sorun, o hunharlığı daha da tahrik edip tırmandıracak provokatif yöntemlerle fitnenin bugünkü vahim boyutlara ulaştırılması. Ve Türkiye’nin de adım adım bu kanlı bataklık ve tuzağa sürüklenmek istenmesi.

Ancak buna rağmen Davutoğlu, Suriye krizinde izlenen politikaların doğruluğunda ısrarlı. Ve bunu “Arap baharı”nın kasıp kavurduğu diğer bazı ülkeleri örnek vererek ifade ediyor.

Meselâ “Libya’da haklı çıktığımız gibi Suriye’de de haklı çıkacağız” diyor. İyi de, Libya’da nasıl haklı çıktık? Evet, son kullanma tarihi dolan Kaddafi devrildi ve linç edilerek vahşi bir şekilde katledildi. Ama gerek iç çatışmalarda, gerekse Türkiye’nin de aktif destek verdiği NATO bombardımanlarında can veren on binlerce masum insanın pahasına. Haklı çıkmak bu mu?

Davutoğlu “Mısır’da da büyük bir öngörü ile yüzde 100 isabet kaydettik” diyor. Gerçekten öyle mi? Eğer öyle ise, Mübarek devrildikten sonra da ipleri daha sıkı şekilde elinde tutmaya devam eden Askerî Konsey’in, seçilmiş cumhurbaşkanının yetkilerini kuşa çeviren kararlarını ve keza halkın seçtiği Meclisin AYM kararıyla feshedilmesini nasıl yorumlamak gerekir?

“Demokratik Mısır” böyle mi kurulacak?

Kazım Güleçyüz

Yeni Asya

 

Bir cevap yazın