Sakarya’da direniş 359. haftasında

 

Bosna’da yaşanan Srebrenica katliamı üzerinden Batı ile Doğu’nun, Suriye’de yaşanan katliamlara karşı gösterdiği çifte standart değerlendiriliyor: Avrupa’nın ortasında bu katliama seyirci kalan Batı yine ve haklı olarak ikiyüzlülükle, çifte standartla suçlandı. Batı’dan Bosna’daki katliama seyirci kalmayıp ne yapması isteniyordu? Diplomatik girişim değil herhalde. Annan Planı falan hiç değil. Zira Batı zaten diplomasiyi Bosna’da fazlasıyla yapmıştı. Hatta uzayan diplomatik girişimler Sırp Çetniklere katliamlar için epeyce zaman kazandırmıştı. Bosna’da diplomasinin tüm araçları o kadar sonuna kadar kullanılmıştı ki, Srebrenica katliamı bölgedeki halkı koruması için BM tarafından görevlendirilmiş Hollandalı barış gücünün gözleri önünde olmuştu.

Batı’yı Bosna’da çifte standartlı, ikiyüzlü yapan şey katliamı askerî olarak durdurmak için yıllarca beklemeseydi, savaşın tarafı olmaktan çekinmesiydi, Müslümanlar için Hıristiyanlarla kavga etmekten imtina etmesiydi. Yani bugün Suriye’de yapılmasından en çok korkulan şeyi Bosna’da yapmakta geç kaldığı için Batı çifte standartla suçlanıyor hâlâ. Ne büyük çifte standart değil mi? Bosna’da yaşanan Batı’nın çifte standardı ise, Suriye’de yaşanan hem Batı’nın hem de Doğu’nun çifte standardıdır. Bu çifte standardın en keskin örnekleri de maalesef Türkiye’de yaşanıyor. Suriye konusunda mezhepçi bir politika var. Ama bu Türkiye’de CHP’nin, sol çevrelerin, tıpkı İran ve Hizbullah gibi Esed’e karşı gözlerini kör eden mezhepçi bakışlarıdır. Arabın kavgasından bize ne diyen Irkçı-Kemalist versiyonları da var.

Suriye’de bir tarafta zâlim, bir tarafta mazlum var. Mazlum meşru haklarını ve özgürlüklerini istiyor, onun için direniyor, zâlim ise vermemekte direniyor. Aynı zamanda zalim küfür cephesini oluşturuyor, hakları için direnen mazlumlar ise Allah yolunda mücadele ettiklerine, ölümün kendileri için şehadet olduğuna inanan cepheyi oluşturuyor. Bir tarafta elli yıla yakın bir süredir devam eden, on binlerce kayıp insandan haber vermeyen bir dikta rejiminin devam etmesi için elindeki silahları sorumsuzca kullanan silahlı güçlerin, diğer tarafta ise bitsin artık bu zulüm diyen kalabalıkların bulunması zulüm – mazlum ayrışmasını ortaya koymaktadır. Bir tarafta gasp edilmiş haklarını isteyen halkın, diğer tarafta ise on yıldan beri reform yapıyoruz diyerek bu halkla dalga geçen ve hiçbir değişiklik yapmayan bir diktatörün yer alması, hak isteyenle vermeyen arasındaki ayrışmayı gözler önüne sermektedir. Herkes yerini ve cephesini belirlemeli.

Başörtüsü yasağını protesto ettiği için tutuklanıp 11 yıl ağır hapis cezasına çarptırılan Vâkıf Abdullayev, Azerbaycan zindanlarında şehit oldu. Ağır zindan şartları altında sağlık durumu bozulan ve tedavisi sürekli engellenen Abdullayev’in şehadeti, vahşî ve barbar Aliyev rejiminin yüzünü bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Zindanda ölümle pençeleşmesine rağmen ailesi ile görüşmesi bile engellenen Vâkıf Abdullayev, 7 Şubat 2001 tarihinde İslâm Partisi Genel Başkanı ve beş parti yöneticisi ile birlikte tutuklanmış ve mahkeme tarafından 11 yıl 6 ay ağır hapis cezasına çarptırılmıştı. Şêhadeti mübarek olsun.

Büyükşehir Belediyesi sınırları içerisinde birçok alanda bulunan reklâm panolarına, duvarlara ve bina cephelerine asılan bazı reklâmlar müstehcenlikte sınır tanımıyor. Ailesiyle gezen veya dinî hassasiyetleri olan insanları rahatsız eden bu müstehcen reklamlar Adapazarı’na yakışmıyor. Bir belediye otobüsünün durağında veya bir alışveriş merkezinin cephesinde karşınıza her türlü ahlâksız görüntünün çıkması mümkün. Reklâm, adeta oraya toplum ahlâkını bozmak için konmuş gibi duruyor. Bunca ahlâki yozlaşmanın sergilendiği bu dönemde karşımıza çıkan bu tablolar fesat çalışması yapanların ekmeğine yağ sürüyor.

Belediyeler, İlân ve Tanıtım Yönetmeliği Mevzuatında genel ahlâk kurallarına aykırı görüntüler, maddesini uygulamalıdırlar. Para kaygısı genel ahlâkın önüne geçmemelidir. Bu ahlâki yozlaşmanın değişik alanlara yansımasını hep beraber görmekteyiz. Bu ahlâki olmayan reklamların konulması da bu erozyonun bir parçasıdır. Sivil Toplum Kuruluşları olarak üzerimize düşeni yapma mecburiyetindeyiz. Bu tür gayri ahlâki durumların önüne geçebiliriz. İşin acı tarafı da müstehcen reklamların alenen afişe edilmesine hemen hemen hiçbir kesimden ciddî mânada tepki gelmemekte. Toplumu ahlâksızlığa sürükleyen bu tür reklamlar ya kaldırılmalı ya da kadını bir meta olarak kullanan sermaye sahipleri tüketici halk olarak boykot edilmelidir.

Mübârek Üç Ayları da kapsayan bu yaz döneminde çeşitli isimler altında ve farklı yerlerde bir dizi ahlâk dışı organizasyonlar düzenlenmektedir. Ahlâkımızı yozlaştırma amacıyla gerçekleştirilen bu festivaller özellikle gençleri hedef almaktadır.

Her sene Ramazan ayının gelmesiyle birlikte bir takım faaliyetler de başlamış oluyor. Bu faaliyetlerin en önde olanı ve en çok konuşulanı “Ramazan Eğlenceleri” diye lânse edilen safsatadır. Bu doğrultuda yapılanların Ramazan ayı ile en ufak bir ilgisi yoktur. “Ramazan ayı programı” başlığı altında özellikle büyük şehirlerdeki icra edilen eğlence türü yapılanların ancak İslâm’a ihânet ifadesiyle anlatılabilirliği vardır.

Başlangıçta tamamen iyi niyete matuf kurulan Ramazan çadırları, iftar yemekleri dışında çığırından çıkarılmıştır, ihânet çadırına dönüştürülmüştür.

Ramazan ayında kurulan çadırlar, bu çadırlardaki sergilenen programlar, atılan havai fişeklerin gösterileri, halk konserleri Ramazan ayını hem bizden hem de neslimizden çekip alıyor. Ramazan ayı debdebe ayı değildir. Karnaval, festival ayı hiç değildir. İsrafta ve eğlencede yarış olmaz. Eğlence, konser, envai çeşit yemekler, israflar özellikle bu ayda sergilenerek normal görülmeye başlandı. İnsanlar alabildiğine eğlenceye teşvik edilmektedir.

Bu nahoş eğlencelerin içinden Ramazan ayının ruhunu nasıl ayırt edeceğiz. Bizden sonraki nesiller bu gidişle Ramazan ayını geleneksel bir şenlik ayı olarak mütalaa etmezler mi? Bunu iyi hesap etmek lazım gelmez mi? Ramazan ayı muhasebe yapılacak ay değil, stres atılıp eğlenilecek bir ay oldu.

Ramazan ayı Müslümanlar için yenilenme ayıdır. Ramazan ayı toplumun yaralarını sarmak için seferberlik zamanıdır.

İhtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermeye yönelik faaliyetlerimizi artırmalıyız. Aç ve açıkların yardımına koşarak yardım ve dayanışma kültürümüzü yaşatmalıyız. Hülâsa, Ramazan ayı Müslümanlar için kazancı bol yoğun bir aydır. Allah, kurtuluşa erenlerden eylesin…

Dünya hayatına aldanıp dini, oyun ve eğlence edinenleri kendi hallerine bırakıyoruz.

Ramazan şenlikleri düzenleyen Lâik Devletin Dindar Belediyecilerine, Allah’tan hiç mi korkmuyorsunuz diye sormak gerekir.

Dinî bir ayı, din dışı etkinliklerle süslemeye, insanları zevk ve sefaya sürüklemeye ve türlü hokkabazlıkların malzemesi hâline getirmeye ne hakkınız var?

Bırakın Ramazanı; Ramazan’dan ve Müslümanları ifsat etmekten çekin ellerinizi, canınız ne zaman isterse başka bir ay seçin ve istediğiniz eğlenceyi, istediğiniz şenlikleri o ayda düzenleyin. Ama dinen arınma ve kendini tutma, kendine gelme ayını oyuncak etmeyin. Hem kendinizi hem de Ümmet-i Muhammed’i rezil etmeyin.

Huzur dolu bir Ramazan geçirmenizi, Ramazanla yanmanızı ve Ramazana kanmanızı Cenâb-ı Allah’tan dileriz. Ramazan-ı Şerifiniz Mübârek Olsun!

Sakarya Adâlet Girişimi Başörtüsü Platformu Adına Ribat Eğitim Vakfı Sakarya Şubesi

Mithat AYKAÇ

 

Bir cevap yazın