Yeni bir sendikal mücadeleyi düşünürken…

Türkiye’de eğitim sendikacılığı; darbe günlerinin ardından, asker gölgesi altında serpilmeye başladı. Bu süreç araştırılmaya değer, ilginç bir süreçtir.

Kamu emekçilerinin sendikalaşma talebi aslında çok eskilere dayanmaktadır. Ancak 12 Eylül’den sonra hayata geçirilmeye çalışılan sendika hakkı talepleri, devlet tarafından hemen tehdit olarak görüldü. Uzun süren ısrarlı çabalar sonunda sendika; oldukça sınırlanmış, grev hakkı tanınmamış (çünkü memur devleti temsil eder, dolayısıyla devlet kendi kendisine grev yapar mı gibi komik bir mantıkla açıklanagelmiş), toplu sözleşme hakkı da olmayan, sadece görüşme yapabilecek bir meslek kuruluşu olarak kabul gördü. Ancak bu aygıt; bizim ülkemizde sendika gelenekleri (hele hele de eğitimciler söz konusu olunca)oluşmadığı için başroldeki unsurlar tarafından hemen ideolojik görüşlerin çarpıştığı, kitleleri temsil yeteneğinden yoksun yeni, bir tür parti benzeri politik teşkilat olarak anlaşıldı.

Devleti kutsayan ve hak aramayı değil, devlet politikalarına katkı sunmayı hedefleyen sendika anlayışını konu dışı tutuyorum, çünkü bunun bir devlet politikası olduğu iddiaları çok güçlü delillere dayalı iddialardır. (Sendikacılık tarihi işçi hareketlerini hak arama mecrasından çıkarıp, direniş kırıcı pozisyona oturtmaya çalışan grev kırıcı sendika örnekleriyle doludur, bu tip sendikacılık anlayışı bazen de özellikle Amerikan işçi hareketleri tarihinde görüldüğü gibi işçiler tarafından kurulan sendikaların, konfederasyonların mafyalaşması şeklinde boy gösterir).

Bizim mahalledeki eğitimcilerin sendikalaşma çabaları da önce bir hevesle ve iyi niyetlerle başladı, ancak sözünü ettiğimiz gelenek yokluğuna gelip tosladı. Gel zaman git zaman yine hükümetin, dolayısıyla devletin arka bahçesi kalabalıklar durumuna düşüldü.

Aslında temelde sendikacılık mantalitesinin yerli yerine oturtulamaması sorunu söz konusudur. Sendikaların da cemaat, vakıf, dernek gibi yeni bir bileşen olarak görülmesi; yüz yıllardır hayattan koparılmış, fıkhi mülahazalarla fırkalaşmış İslam anlayışından kaynaklanmaktadır. Daha da temelde sünnetin ”yaşayan sünnet” olarak değil, tarihin belli bir döneminde donup kalmış biçimsel ögelerden mürekkep ” yeme-içme sünneti”nden ibaret anlaşılması sorunu yatmaktadır. Bu sadece bize özgü bir durum da değildir. Dünyanın neresine giderseniz gidin, İslam’ın hayata müdahil, çağının problemlerine bir cevabı olan, çalışan, üreten kitlelerin, ezilenlerin hak arama mücadelesinde var olmakla kalmayıp, önderlik eden, milyonlarca insan için bir alternatif olan “bir dünya görüşü” olmasının karşısında çok inatçı bir direnç görürsünüz.

Bu direncin nedenleri kuşkusuz irdelenebilir ancak hayat hızla akıp gidiyor ve İslamcı kitlelerin günümüzün yakıcı sorunları karşısında aldıkları tutumlar hala eski müctehid imamların fetvalarından çok sa öteye geçemiyor. Bu sünni dünyada olduğu kadar şii dünyasında da böyle. Kur’an’ı hayat kitabı olarak “yaşamamız” gerekirken, ondan hükümler çıkarmamız gerekirken, onun özünü anlayıp hayata müdahil kılmamız gerekirken hala müteşabih ayetlerden, sayılardan, ayet numaralarından ” kehanette bulunmaya” çalışan tefsirleri okuyor, hayatı anlama biçimimizi ya da hayata katılma şeklimizi Kur’an’a ”söyletmeye” çalışıyoruz.

Misal: Peygamber(A. S. ) zamanındaki ticaret ile günümüz kapitalist ekonomisi aynı şey sayılabilir mi?O zamanlar kitleler halinde işçiler fabrikalarda asgari ücretle her hangi bir sahabe tarafından çalıştırılıyor muydu? Bu işçiler hak aramaya kalksa “akşama kadar yatıyorsunuz” cevabı ile karşılaşırlar mıydı? Hak arıyor diye işten atılırlar mıydı? Bugün kapitalizmin can simidi olan taşeronlaştırma, dünyanın her yerinde nefretle kınanırken ve yasaklanması talepleri ile mücadele konusu olurken bizdeki ” müslüman, namazlı, niyazlı” çevrelerin en ateşli taşeronlaştırma taraftarı olması nasıl açıklanabilir?Bugün kamu ihalelerinde kıdem ve ihbar tazminatlarının gündeme bile getirilmediği, vicdanlı bir müteahhit tarafından dile getirilmiştir. ”İşçinin hakkını alınteri kurumadan veriniz” hadisi nerede kaldı?

İşte şimdi buradaki durumun bir benzeri eğitim alanında da yapılmak isteniyor. Okullarda eskiden okul kooperatif kolu tarafından işletilen koooperatifler tarih oldu. Kol üyesi öğrenciler ve öğretmenler tarafından açılan kooperatifte fiyatlar da çok ucuzdu. Özellikle ucuz hizmet amacıyla kurulan bu kooperatiflerin yerini, ihale yolu ile işletilen kantinler aldı. Açık artırma usulü ile yapılan ihale sonucunda çok yüksek meblağlar ödeyen kantin sahipleri de yaptıkları masrafları (ve yüksek kira bedelini) ürünlere yansıtmak zorunda kaldılar. En ucuz kooperatiflerden en pahalı kantinlere…

Okullara alınan hizmetli kadroları da artık sınırlandırıldı. Yerini sözleşmeli çalışanlara bıraktı. Sırada öğretmenlerin adım adım sözleşmeli hale getirilmesi var. Sözleşmeli personel haline getirilecek öğretmenlerin sendika hakkı, tepesinde demoklesin kılıcı gibi duracaktır. Öyle ya iş güvencesi müdürün iki dudağı arasında olan bir kişi nasıl hak arama mücadelesi verebilir?Bilindiği gibi bu sözleşmeler her yıl okul idaresi tarafından yenilenmektedir. ”Performans”ı beğenilmeyen öğretmenin bir dahaki yıl sözleşmesi yenilenmeyecektir. Öğretmenlere belli aralıklarla verilen seminerlerde ” performans temelli değerlendirme” ve ” çalışmayan gider” tarzındaki ifadeler yeni sürecin ipuçlarını vermektedir.

Uzun vadede amaç; kazanılmış bir hak olan “kadrolu memur” statüsünün geri alınması, sözleşmeli personel statüsünün ve hatta ” ücretli öğretmenlik” uygulamasının yaygınlaştırılmasıdır.

Son dönemdeki değişikliklere bakıp bazı dersleri alanında uzman kişilerin (mesela Din Kültürü dersini imamların) vermesi İslami camiada heyecanla karşılandı. Oysa burada kadrolu Din Kültürü öğretmenlerinin harcanmasının amaçlandığı görülememektedir. Neoliberal politikaların uygulanması sürecinde kadrolu çalışanlar birer birer sözleşmeli personele, ardından da ücretli personele dönüştürülerek iş güvenceleri ortadan kaldırılmaktadır. Ama bizim camia ” hayata müdahil” olamamanın, hayattan kopukluğun örneklerini vermeye devam etmekte, ” yeşil renkte” sürdürülen iş güvencesi tırpanlamasını alkışlarla desteklemektedir. Dolayısıyla geleceğin işsizlerini, taşeron işçilerini(güvencesizleri) topluma hediye eden, nice yuvaların yıkılmasına yol açan bu süreci olumlamanın; bu süreçte kendi sorumluluğunun da olduğu anlamına geldiğini görememektedirler.

İslamcıların eğitim sendikası; sendika tarihinin kazanımlarına sahip çıkmalı, kazanılmış haklardan yok edilenleri ortaya çıkarıp bir duyarlılık oluşturmayı hedeflemelidir. Sendika mücadeleleri tarihini tanıtmalı, geç kaldığımız bu alanda yeni taleplerle ve kendi özgün taleplerimizle(örneğin başörtüsünün her alanda kayıtsız-şartsız serbestliği, başörtülü öğretmenlere yöneticilik kanallarının açılması, eğitimde askeri biçim ve uygulamaların kaldırılması vb. ) çıkarken, mücadele alanında ortak noktalarda diğer sendika ve sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte hareket etmekten kaçınılmamalıdır.

Mücadele tarihi boyunca gündemleştirilen ” grev hakkı”, ” boykot hakkı” gibi hakları savunmadan sendikacılık yapılamayacağı bilinciyle bu kavramları savunmaktan geri durulmamalıdır. Eğitimde tek tipleştirici yasa, yönetmelik ve uygulamaların kaldırılması mücadelesi verilmelidir. Çalışanların birbirine düşürülmesi çabalarına karşı teyakkuzda bulunularak;diğer toplum kesitlerinin hak arama mücadelesine duyarsızlık gösterilmemelidir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta; Müslümanların da kırmızı çizgilerinin olduğu, ancak bu kırmızı çizgilerin allerjik reflekslerle değil, tabi olduğumuz kitabın ölçüleriyle belirlenmesinin gerekliliğidir.

Sendikal mücadele geçmişine hatalarıyla-dar grupçu anlayışlarıyla da olsa solun vurduğu damgadan hareketle, bu mücadelenin klasikleşmiş argümanlarına duyulan antipati gereksizdir ve kendine güvensiz bir duruşu ifade eder.

Grev, direniş, boykot, kapitalist sömürü, ezlenlerin mücadelesi ve birliği, işçi sınıfı, sömürü düzeni vb. kavramlar bu türden örnekler olarak sayılabilir. Bunlar hayatın gerçekleriyse, islamcıların da bu gerçekleri dile getirmelerinde ve bir alternatif olduklarını dosta-düşmana ilan etmelerinde bir sakınca olmadığı gibi günümüzde artık geç bile kalınmış bir gerekliliktir.

Ekonomik hak ve talepler konusunda olduğu kadar, toplumun yakıcı sorunları konularında da mücadele bizi görüş farklılıklarımız, hatta zıtlıklarımız olan çevrelerle bir araya getirebilir, birlikte davranma zemini oluşturabilir. İlkeli olmak, ilke ve değerlerimizden taviz vermemek ve değerlerimize hakaret ettirmemek, dil uzattırmamak kaydı ile böylesi birliktelikler zamana, zemine koşullara bağlı olarak geliştirilebilir.

Sendikanın bir kitle örgütü olduğu, parti, cemaat, tarikat, vakıf vb. gibi homojen bir kurum olmadığı bir gerçektir. Ortak değerlerde buluşan, ancak farklı düşünen ve inanan insanların katılım talepleri reddedilmemelidir. Sendikaların ilk ortaya çıkışlarında kendi mantalitesine uygun olarak komünist, anarşist, sosyal demokrat, hristiyan demokrat, yahudi vb. her çevreden kitleyi kapsayan tek bir çatı olarak şekillendiği unutulmamalıdır.

Bizde farklı geliştiği, tek bir ortak sendika değil, her görüşe uygun ayrı ayrı sendikalar ortaya çıktığı için bu ideal sendikacılığın gerçekleşme şansının olmadığının tabii ki bilincindeyiz. Ancak asgari müştereklerde buluşan, değerlerimizi bilen ve saygı duyan, bizim mücadelemize katılmak isteyen meslektaşlarımız ve eğitim çalışanlarına kapılarımızı kapalı tutmamamız gerektiği kanaatindeyiz. Sendika ekonomik sorunlar kadar toplumsal sorunlara da ilgi duymalı, her hangi bir konudaki sendika görüşünü kamuoyuna deklare etmelidir.

Politik parti ve kişilerle, bürokrasiyle içli-dışlı olunmamalı, bir hak arama aygıtı olarak mesafesini iyi ayarlamalıdır. Yetkili kişilerle ancak hak arama mücadelesi görüşmeleri çerçevesinde, grevli-toplu sözleşmeli sendika hakkının kazanılması durumunda toplu sözleşme için masaya oturulabilir. Ancak eğitim kitlemizde ve sendikada önceden belirlenen tutumda sabit olunmalı, masada kendi çalışanlarımızın aleyhine sonuçlar asla çıkmamalıdır.

Sendika yönetimi şeffaf olmalı, belirli sürelerle sınırlandırılmalıdır. Hiç kimsenin sendikayı kendi tapulu malı gibi görme hakkının olmadığı tespitinden hareketle dönüşümlü başkanlık sistemi ya da kollektif yönetim sistemi uygulanmalıdır.

Sendika kendi kitlesi ile( öğretmenler ve diğer eğitim çalışanları) canlı bir bağ içinde olmalı, sık sık görüşme, anket, toplantı vb. yapmalıdır. Kitlenin görüşü alındığı gibi kitleyi bilgilendirici çalışmalar da yapılmalıdır( dünyadaki ve Türkiye’deki sendika ve eğitimcilerin mücadele tecrübeleri, gerekli kurumsal ve hukuk bilgileri, toplumu ilgilendiren sorunlar vb).

Bu kadar sendikanın olduğu bir ortamda yeni sendikaya ne gerek var?diye sorulabilir. Bunun cevabı her kesimin kendi sorunları dışında, başkalarının sorunlarıyla ilgilenmemesi gerçeğinde yatmaktadır. Ama günün birinde belki farklı kanallarda akan hak arama mücadeleleri tek bir ırmakta yoluna devam edebilir. Bunu zaman, mücadele ve herkesin ”öteki” hakkındaki ön yargılarının kırılması, birbirini anlaması ve birbirinin mücadelesine omuz vermesi süreci belirleyecektir.

MUSTAFA KUBİLAY / Platform Haber

 

 

 

One thought on “Yeni bir sendikal mücadeleyi düşünürken…

Bir cevap yazın