Nasıl bir sendika?

Bir emek örgütü olarak sendikanın görevi yalnızca işverenle emekçilerin haklarını korumak için zam pazarlığı yapmak olmamalıdır. Elbette sendika emekçinin hakkını işverene karşı koruyacaktır; ancak işlevi yalnızca bir zam pazarlığı yapmak olan sendikal mücadele kısa süre sonra kısır bir çekişmeye dönüşecek ve sonuçta kaybedenler hep emekçiler olacaktır. Sendikanın mevcut sistem içinde emekçilerin haklarını korumanın yanında asli görevi sömürüye dayalı bir ekonomik sisteme karşı mücadele etmek, bu sistemin yerine adil bir paylaşımın olduğu bir düzeni kurmanın çabasını vermek olmalıdır.

Türkiye’de sendikal hareketin durumu tam da yukarıda söylendiği gibi bir zam pazarlığından öte herhangi bir işleve sahip değildir. Özellikle de memur sendikalarının sendikacılığı bir kavga şeklinde yürütmeleri, süreci çalışanların sürekli kaybettiği bir kısır çekişmeye dönüştürdü. Bu durum da kamu çalışanlarının sendikal harekete ve mücadeleye olan inanç ve beklentilerinin bitmesi gibi bir sonucu doğurdu. Yaklaşık on yıl önce kamu çalışanlarının sendika hakkını kazandığı dönemdeki iyimser hava ve beklenti ne yazık ki bugün ortadan kalkmıştır. Bu da insanları bireycileştirerek örgütlü mücadelelerden uzak tutmaya çalışan küresel egemenlerin tam da istediği şeydir.

Bunun en bariz örneği geçtiğimiz aylarda memur sendikalarıyla hükümet arasında yapılan toplu sözleşme pazarlığıydı. Pazarlık sürecinde gerek yetkili sendika Memur-Sen’in gerekse de en fazla üyeye sahip ikinci sendika Kamu-Sen’in en önemli argümanlarından biri Türkiye’nin yüzde sekiz buçuk büyüdüğü ve kamu çalışanlarının bu büyümeden pay alması gerektiğiydi. Özellikle Memur-Sen genel başkanı bunu neredeyse her açıklamasında dile getirdi. Oysa Memur-Sen genel başkanının ve tabiî ki sendikasının anlamadığı şey Türkiye’de kamu çalışanlarını yoksullaştıran ana nedenin ülkenin büyümesi olduğu ve bu büyüme devam ettikçe bu yoksullaşmanın süreceğiydi. Gerçi grevsiz bir toplu sözleşmenin hiçbir anlam ifade etmeyeceğini anlayamayıp 12 Eylül referandumunda “evet” oyu veren ya da 1 Mayıs mitinglerinde çalışma bakanına konuşma yaptırma skandalına imza atan bir sendikadan ekonomik büyüme kavramının ne demek olduğunu anlamasını beklemek hata olur.

Ekonomik büyüme kavramı kapitalizme ait bir kavramdır. Özellikle de sermayenin tüm toplum üzerinde tahakküm kurduğu neoliberal ekonomide tüm ekonomik göstergeler büyüme rakamlarına dayanır. Bir ekonominin başarı durumu büyüme rakamlarıyla belirlenir. Kapitalist ekonomide büyüme her zaman sermayenin büyümesi demektir. Çünkü büyüme rakamları sermayenin karı üzerinden hesaplanır.

Bir ülkede sermaye ne kadar üretiyor ve ürettiğini ne kadar satabiliyorsa, o ülkenin büyüme rakamları da o kadar yüksek olur. Ama elbette ki sermayenin karı ürettiklerine ve onları satabilmesine bağlı değildir. Sermaye asıl karını emek sömürüsü üzerinden elde eder. Marks’ın kavramlaştırmasıyla artı değer üzerinden… Çünkü kapitalist bir ekonomide işçi eğer günde on saat çalışıyorsa bunun 2 saatini kendi ücretini kazanmak kalan sekiz saati ise patronuna kar sağlamak için çalışır. Çünkü bir malın üretiminde maliyeti düşürmenin yegâne yolu işçinin ücretini düşük tutmaktan geçer. Yani bir ülkede büyüme rakamları ne kadar yüksekse bu durum aynı zamanda o ülkede emek sömürüsünün de ne kadar yüksek olduğunun bir göstergesidir.

Türkiye’nin büyümesinden pay isteyen sendikaların anlamadığı şey tam da burasıdır. Eğer devlet kamu çalışanlarına yüksek maaşlar öderse sermayeye teşvik adı altında peşkeş çekecek parası kalmayacak demektir. Devlet sermayeye teşvik sağlamadığında yani kamu kaynaklarını zenginler lehine kullanıp onların büyümesini sağlamadığında ekonominin de büyüme rakamları düşecektir. Kamu çalışanlarının gelirlerinin artması ülkenin büyüme rakamlarına yansımaz. Bu ancak ülkedeki gelir adaletini sağlamaya dönük bir durum olur ki bu da ne hükümetin, ne uluslararası finans çevrelerinin, ne de kredi derecelendirme kuruluşlarının umurunda olan bir şey değildir. Sermaye bu şekilde hem kendi çalışanlarının emeklerini sömürerek hem de kamu kaynaklarını hortumlayarak büyümektedir.

Örneğin eğer hükümet Memur-Sen’in istediği zam oranlarını memurlara vermiş olsaydı Türkiye’nin büyüme rakamları yüzde altılara kadar düşerdi. Zaten memurların zam oranlarında yapılacak yarım puanlık bir artışın bile hazineye bir milyar liralık yük getireceğini, o zaman da Yunanistan’a, İspanya’ya benzeyebileceğimizi söyleyen hükümet hemen arkasından IMF’ye beş milyar dolarlık bir kredi verdi.

Bir de şu cari açık meselesi var. Türkiye’nin cari açığı çok yüksek ve devlet bu cari açığı finanse etmekte zorlanıyor. Dolayısıyla devlet çalışanlarına yüksek zam verirse hazinede para azalacak ve cari açığın finansmanı daha da zor hale gelecek şeklinde bir bahane de vardı. Peki, bu cari açık nasıl oluşuyor? Cari açık aslında büyümeyle ilgili bir durum… Türkiye büyümek için üretmek zorunda. Ancak üretim için ihtiyaç duyduğu enerjinin ve hammaddenin büyük bir bölümünü ithal etmek zorunda. O zaman da ülkeden dışarıya sürekli bir döviz çıkışı oluyor. Türkiye’nin ürettiği malların büyük bölümü iç pazarda tüketime sunulduğu, ihraç edilen malların da katma değeri yüksek olmadığı için üretimin sonunda ülkeye dışarıya çıkan miktarda döviz girmiyor. Böylece ortaya cari açık çıkıyor. Yani yüksek cari açığın nedeni aslında “büyüme”…

Dolayısıyla tablo şu: Türkiye’de ekonomi büyüdüğü için cari açık ortaya çıkıyor. Toplumun geniş emekçi kesimleri bu büyümeden pay alamıyor. Fakat kendilerinin pay alamadığı büyümenin finansmanı yine bu emekçi kesimlerin üzerine yükleniyor. Zenginlerin daha da zenginleşmesinin bedelini yoksullar ödüyor. Tam da “Kurt yapmaz bu taksimi kuzulara şah olsa” atasözünü karşılayan bir durum.

Yukarıda anlatılanlardan sonra Türkiye’de kamu sendikacılığının nasıl kapitalist bir mantıkla işlediği, neden başarısız olduğu ve bundan sonraki dönemde de kamu emekçileri için herhangi bir kazanım elde etmelerinin mümkün olmadığı sanırız anlaşılmıştır. Öyleyse devrimci bir sendikal anlayışın yapması gereken şey büyümeden pay istemek değil, büyümeye ve rakamlara endekslenmiş bir ekonomik sisteme karşı adil bir paylaşımı, hakça bir bölüşümü savunan özgürlük, adalet ve ahlak temelli bir model ortaya koymak ve bu modeli hayata geçirmek olmalıdır.

 

Bir cevap yazın