The One Man Show

AKP kongresi -ya da müsameresi mi demek lazım- beklenildiği gibi bir “tek kişilik şov” olarak gerçekleşti.

Bu durum kimse açısından yadırganmadı, zira AKP bidayetinden itibaren aslında Tayyip Erdoğan’ın “teşkilat”ı olarak var oldu.

Tüm kurumsallaşma iddialarına rağmen aslında gerçek şu ki, bu çabalar Erdoğan’ın himayesinde gerçekleştirilen ve bizzat O’na bağlı bir teşkilatın kurumsallaştırılmasıydı.

Yoksa bir siyaset ya da ideolojinin örgütünün değil…

Erdoğan’ın bu son sahne performansıyla taçlandırdığı aşamanın, teşkilat(ı)nı yeniden yapılandırma aşaması olduğunu net bir şekilde anlamış olduk.

Ancak bu yapılandırma zannedildiğinin aksine salt parti üzerinden yürütülmüyor.

Yapılandırmanın parti ayağında, Erdoğan, AKP içinde birden fazla güç odağı yaratarak, kendisine rağmen gelişecek kontrol dışı bir iktidar temerküzünü engellemeyi amaçlıyor.

Partinin son devşirdiği “muteber”(!) isimler, işte bu işe yarayacaklar.

Yani Erdoğan eski yol arkadaşlarının (başta GÜL olmak üzere) kendisinden sonra parti içinde etkin olmalarının önünü, böyle; güçleri birbirine yakın, yeni iktidar grupçukları oluşturarak kesmeyi hesaplıyor.

Böylece kızışan parti içi rekabet, AKP’yi her zaman bir “baba” figürü olarak Erdoğan’ın hakemliğine bağımlı kılacak.

Ancak asıl kritik olan, Erdoğan’ın artık AKP teşkilatı dışında, bizzat devlet bürokrasisi içinde oluşturduğu, patronaj kültürü ve bunun yedeğinde devşirdiği yeni “kapıkulu” bürokrasisi.

Erdoğan; Yargı’da, İdare’de, MİT’te, Hariciye’de, Akademi’de vs. bizzat kendi himayesinde, bizzat kendisinden emir alan yeni bir “kapıkulu” sistemi oluşturma gayreti içinde ve anlaşılan bunu büyük oranda başarmış durumda.

Bu dönüşümün diğer ayağında ise dindar camianın beklentileri, daha doğrusu, “iktidar fantezileri” bulunuyor.

Devlet iktidarına yanaşmak dışında bir ufku ve geleneği olmayan geleneksel ve yenilerde “bari son vagona biz de atlayalım” telaşındaki bazı “radikal cemaat”ler tüm bu oyunda el pençe divan durmuş, ‘Tayyib Bey’den kendilerini ispat etmeleri için bir şans verilmesini bekliyorlar.

Emeviler’den itibaren siyaseti bir devlet işi olarak gören ve ancak devlete eklenerek var olabileceklerini zanneden bu siyaset algısı, doğal olarak aslında bir “siyaset” üretmek imkânından da yapısal olarak yoksun.

Bu yazıda bir ucu “İslamcılık” tartışmalarına uzanan bir alana girmeye niyetimiz yok.

Sadece Erdoğan’ın tipik bir “şark siyasetçisi” olarak, gerçekleştirmeye çalıştığı büyük oyunu göstermeye çalışıyoruz.

Son on yıldır, siyasetin sağcılaştırıldığı ve devletleştirildiği, her türlü muhalefetin sindirildiği bir süreç yaşanıyor.

Büyük oranda cemaatlerin desteğiyle, siyasal alanın boşaltıldığı ve AKP’nin daha doğrusu devlet aklının tüm siyasal alanı doldurduğu/kapattığı bu ortamda, bürokrasi de kendisini kontrol edecek bir siyaset kurumundan ve dolayısıyla “kamusallık”tan da kurtuluyor ve daha önce hiç olmadığı oranda güçleniyor.

İlk bakışta çelişkili gibi gözüken bu tablo, aslında Avrupa’da da 2. Dünya savaşı öncesi dönüşümde, faşist devletleri ortaya çıkaran süreçlerde gözlemlenen bir durum.

Bu çelişkinin bir ucu Türkiye’nin yaşadığı kapitalist dönüşümü taşıyacak yeni bir devlet yapısının nasıl inşa olunacağına ilişkin bir tartışmaya kadar da uzatılabilir…

Diğer ucunda ise başta Gülen cemaati olmak üzere, İslami camiadan farklı yapıların bir güç ittifakı olarak ortaya çıkan AKP projesinin, “yeni”, “modern”, “kapitalist” devletin karşısında tarih dışı kalacağının hikâyesi bulunmakta.

Bu dönüşümün ilk emarelerini şu anda “Gülen cemaati” ile Erdoğan arasında ortaya çıkan çatışmanın kökeninde okuyabiliyoruz.

Kapitalist sürecin paralelinde rasyonelleşen Bürokrasi içindeki “cemaat” aidiyetlerinin, süreç içinde çözüleceği kestirmek kehanet olmaz.

Bu noktadan itibaren devleti ele geçirmek için siyaseti sıfırlayan “cemaat”ler, siyasal alanın ortadan kalktığı bir zeminde kendilerine de ihtiyaç kalmayacağını görecekler.

Bu dönüşümü belki; güçlenen devlet/bürokrasi, tıpkı ekonomide olduğu gibi, kamusal alanın her bölgesini “kayıt altına” altına aldığında, mesela Diyanet Teşkilatı, alandaki cemaat kurslarının yerini aldığında daha net fark edecekler.

Siyasal alanı devlette makam sahibi olmuş “Müslüman çocuklar”a bırakan cemaatlerin, yine aynı çocuklar eliyle nasıl devlet tarafından hizaya getirilebileceklerini “Gülen cemaati” üzerinden idrak etmeye çalışmalarında kendileri açısından fayda var.

Bizim açımızdan ise, “İslamcılık” muhabbeti yerine İslamcı bir siyasetin mücadelesi vermek ibadi bir sorumluluk olarak önümüzde duruyor.

 

2 comments

  • devlete eklemlenerek yok olmak, cemaatlerin yaşayacağı trajik kader olması bakımından önemli ve bunun için önemli bir tespit.

  • Maalesef bizim camia hala bütün sorunların çözümünü muhafazakarlıkta görmeye devam ediyor.Yeni sorunlar karşısında daha da muhafazakar tutumlar…Ayrıca pragmatik olmak ta yükselen değerlerden…

Bir cevap yazın