Türkiye’de İslamcılık (2)

Cumhuriyet Dönemi:

Cumhuriyet dönemi İslamcılık açısından da bir dönüm noktası teşkil eder. Önce Meşrutiyetin ilanı ardından da Abdülhamit’in tahttan indirilmesiyle Osmanlı’yı yıkılmaktan kurtarmaya dönük bir siyasi düşünce olarak II. Abdülhamit İslamcılığı akamete uğradı.

İttihat Terakki iktidarında Türkçülüğün devletin resmi politikası haline gelmesi ve I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devletinin yıkılması bu İslamcılığın varlık nedenini ortadan kaldırdı.

C. Afgani, M. Abduh çizgisi ise hem Abdülhamit İslamcılığının karşısında geri planda kalması hem geleneksel İslam’a dönük eleştirilerine gelen tepkiler ve hem de yukarıda sözü edilen yetersizlikleri nedeniyle güçlü bir damar oluşturamadı. Mehmet Akif’in ülkeyi terk ederek Mısır’a yerleşmesiyle bu çizgi Türkiye içindeki etkisini kaybetti.

Cumhuriyet döneminde Türkiye’de İslamcılık Nakşîlik ve Nurculuk temelli tarikat ve cemaatler tarafından sürdürüldü. Bu cemaatler aslında ilk İslamcıların eleştirdiği ve Müslümanların modern Batı karşısındaki çaresizliğinin ve geri kalmışlığının nedeni olarak gördüğü geleneksel bir dini anlayışa sahip yapılardı. İslamcılık bir ihya ve ıslah hareketi olarak doğmasına rağmen ve İslamcıların ıslah edilmesi gereken bir anlayış olarak gördükleri bu geleneksel dinin mensupları İslamcılığın temsilciliğine soyunmuşlardı. 

Nakşîlik hem yeniçeri ocağının kaldırılması ve buna bağlı olarak Bektaşi tekkelerinin kapatılması hem de Halid-i Bağdadi’nin etkisiyle Osmanlı’nın son dönemlerinde büyük bir yaygınlık kazanmıştı. Adeta devletin resmi tarikatı haline geldiği ve siyasal İslamcı bir potansiyel taşımadığı için de İslamcı bir yelpazenin içinde yer almamıştı.

Nurculuğun kurucusu Bediüzzaman Said Nursi ise yine Osmanlı’nın son dönemlerinde güçlü bir dini ve politik bir figür haline gelmesine ve dinin tarihsel uygulamalarına kimi eleştiriler getirmesine karşın ihya ve ıslahçı bir çizgide değildi.

İmparatorluk yıkılmasa ve yerine yeni bir devlet kurulmasa İslamcı bir çizgiye gelmesi kendisinden pek de beklenemeyecek olan bu kesimler cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte İslamcı bir muhalefet oluşturmaya başladılar. Çünkü Osmanlı döneminde modernitenin meydan okuması dışarıdan Batı’dan gelen bir durumken, cumhuriyet döneminde bu meydan okuma artık içeriden Kemalistlerden gelmekteydi.

Hilafetin kaldırıldığı, dini eğitim kurumları olan medreselerin kapatıldığı, tarikatların topluma yayılma mekânı durumundaki tekke ve zaviyelerin yasaklandığı ve belki de hepsinden önemlisi devletin laikleştiği dinin pozitivist bir mantıkla siyasal ve toplumsal hayattan çıkarılmaya çalışıldığı bir süreç Müslümanlara dönük bir meydan okuma demekti.

Ancak cumhuriyet dönemi İslamcılığı iki önemli paradigma değişikliğine gitti.

Birinci olarak İslam’a dönük meydan okumanın artık dışarıdan değil, içeriden Kemalizm tarafından gelmeye başlamasıyla İslamcılar dikkatlerini moderniteden ve Batı’dan kopararak içeriye yönelttiler ve İslamcı mücadeleyi yerel bir zemine çekmiş oldular. Bu durum aynı zamanda mücadelenin bir ulus devlet içinde yürütülmesinden dolayı ümmetçi bir vizyondan milletçi bir vizyona döndü.

İkinci önemli değişiklik ise modernitenin felsefi meydan okumasına bir cevap vermek, modern dünyaya karşı İslami bir model oluşturmak yerine Kemalizm’in siyasal alanın dışına ittiği İslam’ı yeniden siyasal alana dâhil etmek biçiminde gelişti.

Osmanlı İmparatorluğu’nda yüzlerce yıl devlet tarafından temsil edilen ve siyasal alanının dominant unsurlarından biri olan Sünni İslam’ın siyasal alandan tasfiye edilmesi yeni bir durumdu. Tarih boyunca hep devlet organizasyonları içinde temsil edilen Sünniliğin laik bir devlette kendi başına varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği meselesi cumhuriyet dönemi İslamcılarını endişeye sevk etmişti.

Osmanlı dönemi İslamcılığının modern dünya ile hesaplaşmaya girmek gibi muazzam bir çabaya niceliksel ve niteliksel gücünün yetmeyeceği yukarıda söylenmişti. Cumhuriyet İslamcılığının niceliksel bir sorunu yoktu. Tarikatların geniş bir halk tabanı vardı. Ama onların bu çabaya girmeye bırakın niteliksel bir güçlerinin olmayışını, buna dönük bir niyet ve vizyonlarının olduğunu bile söylemek zordur.

İslamcılık ve Resmi İdeoloji

Ulus devletin ve kapitalizmin Avrupa’da eşzamanlı olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Kapitalist ekonomi biçimi tarım imparatorlukları yerine ulus devlete ihtiyaç duymuş ve ulus devlet de kapitalizmin yayılıp gelişmesini sağlamıştır. O nedenle kapitalizmle milliyetçiliği birbirinden ayrı ve bağımsız durumlarmış gibi görmek mümkün değildir. Ancak kapitalizmle milliyetçiliğin bu beraberliği modernleşmenin kendiliğinden gerçekleştiği Batı toplumlarına has bir durumdur.

Tarihsel ve toplumsal koşulları Avrupa’dan farklı olan ve modernleşmeyi kendiliğinden gerçekleşen doğal bir durum olarak değil, devlet eliyle gerçekleştirilmeye çalışılan bir süreç olarak yaşayan toplumlarda olay böyle gerçekleşmemiştir. Özellikle Avrupa’yla benzer bir feodal yapıya sahip olmayan ülkelerde sermaye birikimini sağlamak da uluslaşmayı gerçekleştirmek de devlete düşmüştür.

Türkiye modernleşmesinin Jön Türk hareketi içerisinde gelişen ve biri sürekli iktidarda diğeri ise muhalefette olan iki temel eksen üzerinden geliştiği söylenebilir.

Bunlardan birincisi Ziya Gökalp tarafından formüle edilen ve önce İttihat Terakki’nin sonra da Kemalizm adı altında Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisi haline gelen pozitivist, merkeziyetçi ve milliyetçi modernleşme biçimidir.

Diğeri ise Prens Sabahattin’in temsil ettiği “ Adem-i Merkeziyetçilik ve Teşebbüs-ü Şahsi “ ilkelerine bağlı liberal modernleşme projesidir.

Bu iki anlayışın modernleşmeyi iki farklı temel üzerinden kurmayı amaçlayan iki farklı modernleşme yöntemi geliştirdiği söylenebilir. Pozitivist ve merkeziyetçi modernleşme biçimi modernleşmeyi bir ulus inşa ederek toplumu sekülerleştirmeyi amaçlayan, uluslaşma temelinde bir modernleşme şeklidir. Liberal yöntem ise toplumu kapitalistleştirmeyi ve modernleşmeyi serbest piyasa ve kapitalizm temelinde gerçekleştirmeyi amaçlamıştır. Yani Avrupa’da birbirine bağımlı bir şekilde ortaya çıkan kapitalizm ve milliyetçiliğin bizde ayrışarak farklı modernleşme projelerine dönüştüğü söylenebilir.

Kemalizm ulus inşasına dayalı bir modernleşme olduğu için ulus inşasının karşısında engel olarak gördüğü İslamcıları ve Kürtleri modernleşme sürecinin dışında bırakmıştır. Bu durum da Kemalizm’in geniş halk kitlelerini dışarıda tutan, modernleşmeyi yukarıdan aşağıya kurmaya çalışan, jakoben bir yapıya büründürmüştür.

Modernleşmeyi ülkeyi kapitalistleştirme üzerinden gerçekleştirmeyi amaçlayan liberal yöntem ise zorunlu olarak toplumu, modernleşme sürecine dâhil etmeye ve böylece aşağıdan yukarı bir modernleşme anlayışına dayanır.

Türkiye’de Demokrat Parti ile başlayan ve tüm sağ partilerce devam ettirilen liberal ekonomik politikaların geniş halk kesimlerince desteklenmesinin, bu partilerin seçimlerde yüksek oylar almasının ve darbelere rağmen sağ partilerin sürekli iktidarda olmasının nedeni bu politikaların toplumu modernleşme sürecine dâhil etmesiyle açıklanabilir.

Türkiye’de cumhuriyet dönemi İslamcılığının ekonomik ve siyasi bir model oluşturmak gibi bir amaç taşımadığını yukarıda söylemiştik. İslamcılığın Kemalizm’e yaptığı itirazlar, eleştiriler hiçbir zaman onu aşma ve ona bir cevap verebilme aşamasına dönüşememiştir.

İslamcılık cumhuriyet döneminde güçlü bir siyasal damar oluşturmasına karşılık, Kemalizm’e karşı sanılanın aksine bir muhalefet damarı üretememiştir. Burada muhalefetten kasıt resmi ideolojiye düşünsel bir cevap üretebilmektir.

Cumhuriyet döneminde İslamcılığın siyasal pratiği Kemalizm’in katı laiklik uygulamalarını yumuşatmak, kendisini modernleşme sürecine dâhil etmek ve bunlar gerçekleştiğinde sistemle uzlaşmak biçiminde olmuştur.

Türkiye İslamcılığı Kemalizm’le uzlaşma imkânını bulamayacağını, resmi ideolojinin varlığı içinde kendine bir alan açamayacağını ve o zaman da sürekli siyasal alanın dışında kalacağını anladığında Kemalizm’e karşı muhalefet oluşturmaya çalışan diğer siyasi düşüncelerle ittifak yolunu seçmiştir. Bu ittifak da modernleşmeyi uluslaşma temeline dayalı bir şekilde gerçekleştirmeye çalışan Kemalizm’in karşısında, modernleşmeyi kapitalistleşme temelinde oluşturmaya çalışan muhafazakârlık ve liberalizmle olmuştur. 

20.yy.ın ikinci yarısı dünyada özellikle de Anglo Sakson dünyada muhafazakârlıkla liberalizmin yakınlaşmasına, neoliberal dönemle de yakınlaşmadan da öte bir berberliğine sahne olmuştur.

Neoliberal politikalar pek çok ülkede muhafazakâr partiler eliyle hayata geçirilmiştir. Soğuk savaşın başlamasıyla ortaya çıkan bu yakınlaşma sosyalizme karşı bir ittifak biçiminde yorumlanabilirse de soğuk savaşın bitmesinden sonra kültürel olarak muhafazakâr, ekonomik olarak liberal bir hegemonyaya dönüşmüştür.

Klasik liberalizmin devrimci yönler taşıdığını söylemek mümkündür. Çünkü klasik liberalizmin ortaya çıktığı dönemde yıkılması gereken bir feodalizm vardı. Ancak 20. yy.ın ikinci yarısında özellikle de Hayek’in düşünceleriyle gelişen yeni liberalizm devrimci değil, evrimcidir. Çünkü dönem feodalizmin yıkıldığı dünyanın büyük bir bölümünün kapitalistleştiği ve üstelik devrimci bir siyasetin sosyalizm tarafından üstlenildiği bir dönemdir.

O nedenle yeni liberalizm toplumsal değişmenin devrimci bir yolla değil doğal bir yolla evrimci biçimde gelişmesini ister.

Devrimci bir değişimin önceden kestirilemeyecek sonuçlar doğurabileceğini düşünür.

Devamı gelecek…

UFUK AKTAŞLI / PLATFORMHABER

 

One thought on “Türkiye’de İslamcılık (2)

Bir cevap yazın