Kaos, Kriz ve İslamcıların Sınavı

Başta Kürdistan coğrafyası olmak üzere, Ortadoğu ve bir bütün olarak İslami havzalar şiddetli çatışmalara ve savaşa gebe haldedir. Dünya’nın 4/1’ni oluşturan Müslüman alemin içinde bulunduğu sosyal, ahlaki ve siyasi krizin seyrini kaygıyla müşahede etmekteyiz. İslam coğrafyasındaki bütün havzaların hercümerç olduğu bu zaman diliminde, bizim gibi düşünen insanlar krizin nasıl aşılabileceği üzerinde kafa yormaya devam ediyorlar.

Müslüman coğrafyasının içinde bulunduğu bu krizin şüphesiz birden çok nedeni vardır. Fakat burada en önemlisi; adil ve eşitlikçi olmayan, despot siyasi rejimlerin oluşturduğu tahribat olduğu noktasında hemen herkesin hemfikir olduğunu söyleyebiliriz.

İnsanlık tarihinde çürüyen sistemler, bedenin içine yerleşmiş mikroplar gibidir. Bedenin kendisini bir form olarak alırsak, Müslümanlar için bu formun özünü İslami ilkeler oluşturmaktadır. Sorun burada, bu formun eski sıhhatine nasıl kavuşacağıdır…

Bedenin, burada eski sıhhatine kavuşması; özüne uygun bir tedavi yöntemiyle mümkündür. Aksi halde beden tümüyle mikroplara yenik düşecek ve ölmeye mahkum hale gelecektir. Kanaatimce İslam, bu kaostan sonra ya eski sıhhatine kavuşacak ya da tamamıyla olmasa da büyük ölçüde tarih sahnesinden çekilecektir. Bir başka ifadeyle, Ortadoğu’daki gücünü kaybeden İslam, tarihteki diğer dinler ve medeniyetler gibi kabuğuna çekilmek zorunda kalacaktır.

İslam’ın aleyhine olan birçok faktör vardır. Bunlardan en önde gelenleri:

Birincisi, Müslümanların bugün birçok hususta ihtilaflı hale gelmeleri ve aralarındaki politik çıkara dayalı hesaplardan kaynaklı mezhebi farklıkların derinleşmesidir. İkincisi ise adil ve eşitlikçi olmayan siyasi ve ahlaki şuurlarıdır. Maalesef bu iki özellik sadece egemen devletlerin siyasetçileriyle halklarına değil, islamcılarına da genel manada sirayet etmiştir.

Ortadoğu’da siyasi kültür ataerkil karakter ve güç üzerine kuruludur. Gücün fetişleştirilmesi olgusu, bu topraklardan kolayca diktatör çıkmasını sağlamıştır. Kuşkusuz bu durum, başka coğrafi-kültür havzalarda da görülmekle beraber, belirgin olarak, hatta nerdeyse kalıtımsal bir hal aldığı yer Ortadoğu kültür havzasıdır. Arap baharıyla birlikte özgürlük taleplerinin birçok yerde daha iktidar değişikliklerini beraberinde getirmesi kaçınılmazdır. Lakin, nihai noktada özgürlükçü taleplerin neticesinde iktidara gelen her yapının potansiyel olarak belirttiğimiz kültürün etki alanı içine girme riskini göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

***

Öte yandan, Batıda da pre-modern dönemlerde yoğun etnik ve mezhep savaşları yaşanmıştır. Bugün İslam coğrafyasında olup bitenler bir yönüyle batı dünyasının 15 ve 17. yüzyılda yaşadığı mezhep savaşlarını andırırken, diğer yönüyle 18 ve 19.yüzyılda yaşamış olduğu milliyetçilik ve hegemonya savaşlarını andırmaktadır. Demek oluyor ki tarihin tekerrür ettiği mekan ve zaman farklı sadece…

Batı dünyası, o gün kendi içinde mezhep savaşlarıyla çalkanırken bunu fırsat bilen Osmanlılar balkanlarda ve doğu Avrupa’da ilerleyerek en güçlü imparatorluk haline gelmişti. Bugün de aynı şeyi İslam dünyası için söylemek mümkün! Şayet bu kriz kısa sürede aşılmazsa, dünyanın süper güçlerinin uzun süre hakimi olacakları bir düzende yaşamak zorunda kalacaklardır. Yeri gelmişken belirtmek isterim; Bu yeni düzen’in aktörleri ve kısmi olarak coğrafi sınırlarının değişebiliyor olması tek başına barışın, adaletin ve huzurun sağlanacağını garanti etmez. Gönül ister ki Müslümanlar, kendi potansiyellerine dayanarak, sağlıklı bir alternatif sistemin inşasına çalışabilseler.

***

Bütün bu kaos ve karmaşanın yegane ilacı kuşkusuz İslami referanslara dayalı, özgün ve adil bir paradigmanın inşası olduğunu düşünüyorum. Ne var ki, bunun gerçekleşmesi sanıldığı gibi kolay değildir. Öncelikle, Müslüman dünyanın siyasi kadrolarının, hatta çoğu entelektüellerinin mevcut zihinsel yapılarıyla din ve dünyayı algılama şekillerinde problem var. Sözgelimi, kavmiyet realitesini, Kuran’ın buyruğu ve eşyanın hakikati gereği kendi doğası içinde tasavvur etmek yerine, nefsin arzusu ve tahakküm edici doğası ölçeğinde algılarlar. Yani, bir Türk için Türkler en önemlisi, bir Arap için Araplar daha önemli, bir İranlı için de acem en önde geliyorsa; burada kürdün kavmiyet hakları kendileri için elbette teferruat kalır. İşte İslamcılar için imtihanın en zayıf halkası burasıdır. İslam’ı referans alarak bu konuda görüş beyan eden herkese düşen, doğru dürüst şahitlik etmektir. Kürt realitesi, güncel siyasetin, dahası kurulu düzen içinde cereyan eden güç dengelerinden zuhur eden söylemlerle anlaşılabilir ve aşılabilir bir mesele değildir çünkü.

Geçen hafta İznik’te düzenlenen Mazlumder’in Kürt forumunda değerli Hukukçu ve AydınŞeyhmus Ülek’in yerinde belirttiği; Mir Celadet Ali Bedırxan’ın, Cumhuriyetin onuncu yılı münasebetiyle 1933 yılında ilan edilen aftan sonra Mustafa Kemal’e gönderdiği uzun mektubunda geçen şu paragraf konuyu net bir biçimde ortaya koyuyor.

”Paşa Hazretleri, Kürtleri esir etmek, emin olunuz ki onları öldürmekten daha müşküldür. Kürtlerin hürriyeti, tabiattan doğan bir çeliktir. Sadi-i Şirazi’nin dediği gibi ”çelikle pençeleşenin akibeti elini kolunu yaralamaktır”. Hz. Ömer, analarından hür doğanların köleleştirilemeyeceğini bundan 14 asır evvel söylemiştir. Meselenin hallini arzu buyurursanız suret-i halli arz edeyim: “Resmi bir tebliğ ile Kürdistan’ın mevcudiyetini, Kürtlerin tarihi, irkî, harsi (kültürel) haklarını tanır ve itiraf edersiniz.” Paşa Hazretleri, zaman-ı hükümetinizde Kürdistan Meselesini halletmek istiyorsanız, tabiat-ı eşyanın göstermiş olduğu yegane yol budur, başkası değildir ve yoktur.”

***

Maalesef post-modern dönemin İslamcıları, tıpkı bir zamanların enternasyonalist solcular gibi, söylem bazında evrensel değerlerden dem vururken, gerçekte içinde doğup büyüdükleri milli devletlerin monist ve ulusçu değerlerini içselleştirdiklerinin farkında değiller!

Sözgelimi, birikimi ve donamıyla her konuda özgün düşünce üretebilen kimi İstanbul İslamcısının, bırakalım kürt realitesi üzerine esaslı söz söylemesini; Kürtlerin tarih boyunca İslam için hizmetlerini ve bu minvalde yetiştirdikleri değerleri bile nesnesine uygun bir tanımlamayla ele almaktan sakınmasının başka türlü izahı olamaz, diye düşünüyorum.

Son olarak, Ortadoğu’nun bu karmaşasında inandırıcı olabilmeleri için İslamcıların, mevcut alışkanlıklarını ve düşünce yapılarını ciddi bir sorgulamadan geçirmeleri gerekmektedir. İran, Türkiye ve başka stratejik hesabı olan güç merkezlerinin politik hesaplarına adanmış çabaların tümü, değindiğimiz hususlar dikkate alınmazsa tersyüz olmak zorunda kalacaktır. Bunun vebali de en başta kendilerini müslüman alim, düşünür ve dava adamı olarak görenlerin boynunadır.

VEYSEL YENİGÜL 

HINISHABER.NET

babapir@gmail.com

 

Bir cevap yazın