Dayanışma Derneği’nde Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması

Sakarya Dayanışma Derneği, kitap-kritik programlarında her ay başka bir kitabı incelemeye devam ediyor.

Güz dönemi programında hadis ve sünnet meselesine odaklanan kitaplar yer alıyor. Bu ayın kitabı ise Mahmud Ebu Reyye’nin Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması kitabı oldu.

1988’de Yöneliş Yayınları’ndan basımı yapılan fakat o dönemin koşullarında kitaba getirilen yoğun eleştiriler yüzünden tekrar basılamayan kitabı Kadrican Mendi değerlendirdi.

Konuşmasının başında kitabın içeriğini kısaca özetleyen Mendi, kitapta genel olarak sünnet ve hadis ayrımına, “sahih” kavramına, peygamber döneminde sünnetin nasıl anlaşıldığına, ravilerin durumuna ve hadislerin sıhhat derecelerinin ne olduğuna değinildiğini ifade etti. Sunumda şu vurgular öne çıktı.

Sünnet, bize yüzyıllardır uygulama ile gelmiştir

Hadis, sözlü bir aktarım iken; sünnet, bir rivayeti değil, fiilî bir sürekliliği ifade eder. Yol, adet, bir şeyin yerleşik hale gelmesi gibi anlamları içeren sünnet, bize yüzyıllardır uygulama ile gelmiştir. Allah resulü, inzivada değil, insanların içinde yaşamıştır. İlk nesil Allah resulünün dine dair uygulamalarını görerek, yaparak öğrenmişlerdir. Dolayısıyla o hayattayken insanların sözlü bir aktarıma ihtiyaçları da olmamıştır.

Allah’ın da bir sünneti vardır ve bu da değişmeyen bir sürekliliği ifade eder. Örneğin güneşin doğudan doğup batıdan batması bir süreklilik içerisinde gerçekleşmektedir. Resulün sünneti de bize belirli bir süreklilik içinde ulaşmıştır. Namaz, oruç, hac, zekat vs. gibi ibadetlerin nasıl yapıldığını biz onun döneminden bugüne gelen uygulamadan öğreniyoruz. Dolayısıyla aslında sünnet konusunda sorun gibi görülen bazı farklılıklar, sünnetten değil bazı hadis rivayetlerine dayanarak geçmişte fiilî duruma yapılan bazı müdahalelerden kaynaklanmıştır.

Sahabenin ölçüsü peygamberi görmek değil, peygamberin mücadele arkadaşı olmaktır

Kadrican Mendi daha sonra hadis konusuna değindi. Hadisin sünnete göre çok daha sıkıntılı bir mevzu olduğunu ifade eden Mendi, buradaki sıkıntıları şöyle izah etmeye çalıştı:

Hadisler fiilî olarak değil, sözlü olarak aktarıldığı için aktaran konusu önemlidir. Fakat ilk sıkıntı da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Çünkü “sahabe kimdir” sorusuna geleneksel görüşte farklı cevaplar verilmektedir. Buna göre peygamberi bir defa görmüş olmak, onunla bir kere de olsa aynı mecliste bulunmuş olmak dahi sahabe olmak için yeterli bir sebep kabul edilebilmiştir.

Kuran’da sahabenin ölçüsü peygamberi görmüş olmak değil, peygamberin mücadele arkadaşı olmaktır. Arkadaşlık, görüşmüşlükten ya da tanışıklıktan daha öte bir anlam ifade eder. Zor zamanları paylaşmışlık, sıkıntılara birlikte göğüs germişlik vardır işin içinde… Ashabın tam karşılığı arkadaştır. Aynı mahallede yaşadığımız, gördüğümüz insanları hemen arkadaş olarak nitelendiriyor muyuz? Bize göre, zor zamanlarında onun yanında olanlar, örneğin bir savaş sırasında peygamberin etrafında toplananlar ancak sahabe olabilir. Sahabenin ölçüsü peygamberi görmek değil, peygamberin mücadele arkadaşı olmaktır.

Hz. Ömer sahabenin hadis yazmasını yasaklamıştır

Hadis konusundaki bir diğer sıkıntının ise literatürün geç dönem oluşmaya başlamasından kaynaklandığını belirten Kadrican Mendi, hadis tedvininin peygamberin ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra Ömer b. Abdulaziz tarafından yapıldığını söyledi. Mendi, Buhari ve Müslim’in de yaklaşık iki yüz sene sonra hadis kitabı yazdıklarını ifade etti. Bu konudaki diğer vurgular şunlardı:

Aslında rivayet konusu sadece sonradan başladığı için sıkıntılı değildir. Daha Hz. Peygamber hayatta iken de kimi insanlar ondan duyduklarını başkalarına aktarabilmekteydiler ama bunlar çoğu zaman yanlış ifadeler ve hatta bazen onun adına iftiraya dönüşebilecek şeyler de olabiliyordu. Haliyle Peygamber öldükten sonra Ebu Bekir başta olmak üzere ilk ashab bu konuya daha çok önem vermeye başlamıştır. Yine o dönem Hz. Aişe birçok rivayete itiraz ediyor, duyabildiklerini düzeltiyor, uydurulanlara ise kesin karşı çıkıyordu. Hz. Ömer ise daha net bir tavırla, sahabenin hadis yazmasını ve rivayet etmesini yasaklamıştır. Bugün biz, Hz. Peygamber’in en yakın arkadaşlarından gelen, ilk dönem sahabenin yazmış olduğu tek bir hadis metnine sahip değiliz aslında…

Bu konuda dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da hadis ve sünnetin farklı anlamlara geldiğidir. Bu ikisini aynı anlamda kullanan ilk kişi ise İmam Şafii’dir. Ondan sonra bu ikisi genellikle aynı anlamda kullanılmaya başlanmıştır; fakat bu ikisi esasında farklı şeylerdir.

Hadislerdeki bir diğer sıkıntı ise hadislerin lafzen moda mod değil, mana yönüyle aktarılmış olmasıdır. Haliyle aktarılan söylenen değil, bir bakıma işitenlerin söylenenlerden anlayabildikleri ve ancak hatırda tutabildikleri kadarıdır. Haliyle 100 sene sonra oluşmaya başlamış ilk rivayetlerin Allah resulünün ağzından çıkan cümleler olduğu söylenemez.  En iyi durumda dahi o cümlelerin kast ettiği anlam bize gelmiştir. Buna karşı kimileri hadisin de Kur’an gibi olduğunu iddia edebilmiş ve hatta hadisi müdafaa etme uğruna Kur’an ayetlerinin de yazılana kadar ezberde tutulduğu konusundan hareketle Kur’an’ın korunmuşluğu meselesini dahi tartışmaya açabilmiştir ki böyle bir kıyas kesinlikle doğru kabul edilemez.

Yine bu konuda diğer bir sıkıntı da mütevatirin ölçüsüdür. Farklı delillere dayanılarak, üç, yedi ya da kırk sayısı zikredilerek bu kadar kişinin aktardığı bir hadisin mütevatir olabileceği kabul edilmiştir. Haliyle bu konuda da bir ittifak yoktur. Dolayısıyla bize gelen hadis rivayetlerinin hepsi aslında ahad hadis olarak kabul edilmek zorundadır.

Mezhep ayrılıkları kendini hadis rivayetinde de gösterir

Konuşmasının sonuna doğru bazı hadis kitaplarında mezhep ayrılıklarına da rastlandığını söyleyen Kadrican Mendi, örnek olarak Buhari’nin Sahih-i Buhari’sinde Şii ravilerden hadis alınmamasını fakat haricilerden alınan hadislere rastlanılabilmesini, buna karşı da Şii kaynaklarında Hz. Aişe ve Hz. Ömer’den hadis rivayetlerine yer verilmemesini gösterdi.

Sunumun son bölümünde bazı ekollerin hadis tanımlarına değinen ve ehli hadis ve ehli re’y arasındaki farklılıklara değinen Kadrican Mendi, konuşmasının sonuna doğru daha güncel bir duruma geldi. Türkiye’de dinî anlayışın ayetlere değil hadislere dayandığını, çoğu insanın ayet bilmemesine rağmen hadis rivayetleriyle konuşabildiğini, çoğu zaman ise hadisleri ayet sanabildiklerini söyledi.

Tüm sıkıntılara rağmen hadis rivayetlerinin, özellikle üzerinde geniş ittifakların olduğu hadislerin bize birçok açıdan önemli veriler sunduğunu ifade eden Kadrican Mendi, temel hadis kaynaklarını okumanın faydalı olacağını belirtti. Nasıl ki tarihî olaylar ya da geçmişe dair bilgilerin çoğu sözlü aktarım olarak geliyor ve bugün belirli ölçüler ışığında değerlendirmeye alınıyorsa, hadis rivayetlerinin de tek başına bir ölçü olarak değil ama geçmişten gelen önemli bir kaynak olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtti ve bu konuda ilk dönemde yazılmış hadis kaynaklarının daha öncelikli olduğunu vurguladı.

Sacide Uras

Dünya Bizim

 

Bir cevap yazın