Mücadelemiz, kula kulluğa karşı bir duruştur!

MAZLUMDER İstanbul Şubesi, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nde Türkiye ve Dünyada son bir yılda gerçekleşen hak ihlallerine ilişkin açıklamalarda bulundu.

MAZLUMDER İstanbul Şube Başkanı Cüneyt Sarıyaşar, Hukuk Koordinatörü Av. Arife Gökkaya Dinç, Cezaevleri Çalışma Grubu Başkanı Av. Kaya Kartal, Eğitim Komisyonu Başkanı Ali Öner, Asker Hakları Komisyonu Başkanı Av. Mahir Orak, Hak İhlallerini İzleme ve Önleme Komisyonu Başkanı Av. Semih Biten ve Dış İlişkiler Koordinatörü Abdurrahman Babacan özellikle 2012 yılında yaşanan ihlalleri değerlendirdiler.

Cüneyt Sarıyaşar: “İnsan hakları mücadelemiz, kula kulluğa karşı bir duruştur!”

Türkiye’de insan hakları konusunda son 10 yılda kısmi anlamda bir iyileşme var. Ancak istenilen noktaya gelinmiş değil. Mesela görünür işkence kalkmış olsa da işkencenin değişik türlerde devam ettiğini, emniyet güçlerinin vatandaşa yönelik saldırgan tavırlar içinde olduğunu, yargısız infazların devam ettiğini görüyoruz.

Düşünceye özgürlük anlamında da bir takım kısıtlamalar devam ediyor. Toplantı, gösteri ve yürüyüşlere yönelik çok büyük sınırlamalar getirilmekte. Devlet, vatandaşın doğal hakkı olan bu gösterileri belirli alanlara hapsetmeye çalışmaktadır. Bu da gösterilerin amacını önemli oranda hafifletiyor. 1 Mayıs eyleminde bunu gördük. Normal şartlarda kolluk kuvvetlerinin gösteriyi takip edip söz konusu hukuksuzları tespit etmesi ve gerektiğinde müdahale etmesi mümkünken engelleme yönünde faaliyet gösteriyorlar. Bu durum, orantısız güçle zaman zaman yaşam hakkı ihlallerine kadar varmaktadır ve provokasyonun bizzat kendisini oluşturmaktadır.

Yargılamayla da ilgili bir takım iyileştirilmeler yapılmakla beraber tutukluluğun hala ceza gibi sürdürülmesi, uzun yargılama süreçleri, adaletin geç tecellisi, soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin uzatılması, siyasi erkin ve devlet iradesinin siyasi gördüğü ve kendisini güvende hissetmediği bir takım davalar konusunda engellemelerde bulunması ciddi bir hak ihlalidir. Uludere katliamından sonra kaymakam ile ilgili gerçekleşen konuda çok hızlı işleyen adalet, Uludere’de katledilen 34 kişi için hala işletilmiş, bir adım ileri gidilememiştir. Ayrıca özellikle bölge halkı olmak üzere tüm toplum bu konuda baskı altında tutulmaktadır. Daha birkaç gün önce Uludere’ye fotoğraf atölye çalışması için giden bir grup gencin orada kiralamak istedikleri dükkanın sahibi emniyet tarafından aranıp tehdit edilmiştir.

Son bir yılda basında sansür ve siyasi iradeyi eleştiren gazeteci/yazarların işlerinden edilmeleri olaylarına şahit olduk. Bunun en çarpıcı örneklerinden bir tanesi de Ali Akel’di. Söz konusu baskıları yapanların geçmişte bu baskılara uğrayanlar tarafından gerçekleştirilmesini de hem ironik hem de ciddi bir hata olarak gözlemliyoruz.

Başörtüsü sorunu da büyük oranda devam ediyor. Üniversitelere başörtülü girilmesi yeterli değil. Hukuk fakültesini bitirmiş başörtülü birisi nerede görev alacak? Akademisyen olabilecek mi? Son kılık kıyafet yönetmeliği başörtüsü ile ilgili yasağı kural haline getirdi. Bu bir akıl tutulmasıdır. İkna odaları da bitmedi, ilköğretimde başörtülü olan öğrenciler ve aileleri için devam ediyor. Başörtüsüne yönelik bu girişimler aslında başörtüsüne karşı yapılmış değil, Müslüman kimliğin görünürlüğüne yönelik saldırılardır, seküler iradenin baskısı söz konusudur, başörtüsüne getirilen kısıtlamalar da bunun yansımalarından sadece bir tanesidir.

Askerde şüpheli ölümler ve intiharlar konusu da gündemimizde. Bu vakaların sayısı düşük yoğunluklu bir savaşın kaybıyla eşdeğer. Biz yoğun araştırmalarımız sonucunda birçoğunun cinayet olduğunu tespit ettik. Devam eden davaları da takip ediyoruz. Askerdeki sicil müessesi bu tarz olayların üstünün örtülmesini doğurmaktadır. Biz, vatanı emanet ettiğimiz bir mekanizmanın içerisinde çok travmatik olayların yaşandığını, bunun sonucunda intiharların olduğunu ancak bazı cinayetlerin de intihar hikayeleriyle örtbas edildiğini biliyoruz. Peygamber ocağı olarak yutturulan ancak içerisinde gusül abdesti alınamayan ve namaz kılınamayan asker ocağının aslında şeffaflaştığında biz görüyoruz ki askeriye ciddi bir şekilde her manasıyla sorgulanması gereken karanlık bir kuyudur. Askeriyenin sivil denetime açılması ve denetlemesinin yapılması elzemdir. Bir de işin OYAK kısmı var. Askeriyenin bu sermaye gücüyle 28 Şubat sürecinde neler yaptığını hepimiz biliyoruz.

Biz tüm darbe süreçlerinde yer alan isimlerin yargılanması ile ilgili taleplerimiz üzerinden çalışmalar yaparken yaklaşık bir yıldır sürdürdüğümüz 28 Şubat Yargı kararları İptal Edilsin imza kampanyası da devam etmektedir. Gerekli yazıları ve imzaları da TBMM’ye ulaştırdık. Bu konuda Türkiye’de pek çok mağdur var. Bu sebeple mevcut kararların iptal edilerek yeniden ve adil yargılamanın yapılmasını istiyoruz. Daha sıcak hadiselerden bir tanesi de Sivas davasıdır. Bu konuda da adil yargılama yapılmamış, gerçek katillerin üzerini örtmek için birçok masum insan yargılanmıştır. Bizce Sivas olayının iki mağduru vardır; Orada yanarak ölen insanlar ve onların katilleri diye tutuklanıp yargılanan insanlar.

Biz, vahiyden hareketle insan hakları alanında okuma yapan bir kurumuz. Bunun için insan haklarını kula kulluğa karşı bir duruş olarak bilip, böyle inanıyoruz. İnsan hakları alanının, hak arama bilincinin önemli olduğunu biliyor, toplumu da bu konuda beslemeye gayret ediyoruz.

Ali Öner: “Zorba Hukuk Devleti Olmaktan Vazgeçilmelidir”

İnsan haklarını sağlama noktasında hala istenen noktaya gelmiş değiliz. İnsanlık onuru çiğnenmiş, din ve vicdan özgürlüğü kısıtlanmış, yaşama ve barınma hakları ellerinden alınmış insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz.

Bu utanç içinde yeni bir insan hakları haftası, pervasızca devlet kurumlarında kutlanmaktadır. Bu durum en çok da mağduriyetlerin zirve yaptığı eğitim kurumlarında kendini göstermektedir. Bir tarafta inançları gereği başlarını örtmek isteyen öğretmen ve öğrencilere yönetmenlik gösterilerek, baskı ve ikna odalarına alınarak hakları gasp edilirken diğer tarafta ise halen namaz kılan öğrenciler için mescit adına hiçbir yerin gösterilmemesi bir yana bu öğrencilerin dışarı çıkmalarına izin verilmeyerek ibadet özgürlükleri ellerinde alınma şeklinde tezahür etmektedir.

Bu baskı ve zorbalıkların biran önce son bulması için insanlık onuruna yakışan ve inanç ve ibadet özgürlüklerinin içine alacak şekilde genişletilip zorba devlet anlayışından vazgeçilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde yetkililerin çokça dillendirdikleri hukuk devleti değil, ceberut devlet anlayışın bu ürünü terk edilmedikçe gerçek bir insan hakları algısından bahsedilemez. Bu haklar verilmediği müddetçe TBMM İnsan Hakları komisyonunun işlevsiz ve göz boyamacı bir zorbalığın ürünü olduğunu da burada ilan ediyoruz.

Av. Arife Gökkaya Dinç: “Adalete duyulan güven yok oluyor”

1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 64. yıldönümünde dünyaya ve Türkiye’ye baktığımızda pratiğe tam anlamıyla dökülememiş bir dünya halklarının anayasasını görmekteyiz. Bildirge, her insanın kanunlar önünde eşit olduğunu, işkenceye, kötü muameleye ve onur kırıcı cezalara tabi tutulamayacağını ilan eder. Ancak 2012 yılı, az öncesinde gerçekleşen Uludere faciasının ve yargının sorumlulukları hakkında kayıtsız kalmasının gölgesinde geçmiştir. Yaşam hakkının ağır ihlali sayılan elim olay ve devletin tutumu çok ciddi kırılmalara yol açmıştır.

Başörtüsü kullanarak üniversite öğrenimi görmek isteyenlerin inanç ve öğrenim özgürlüğünün sağlanmasında herhangi bir adım atılmamış, mevzuat korunmuş, fiili uygulamalarla sağlanan kısmi iyileşmeler idarenin el değiştirmesi ile sil baştan duruma dönebilecek durumdadır. Kamuda süren yasak ise halen devam etmektedir.

İlköğretimde kılık kıyafet serbestisi için kabul edilen yönetmelik ise İmam Hatip Liseleri dışında başörtüsünü açıkça yasaklayarak başörtüsü yasağını daha da pekiştirmeye yaramıştır. Üstelik çocukların dini inançları ve fikirleri olamayacağı gibi bir yargıyı ortaya çıkarması da ayrıca çocuğun ve hakkının hiçe sayılması anlamını ortaya çıkarmıştır.

İşkence ve polis şiddeti 2012 yılının dikkat çeken ihlalleri olmuş, polisin yargı önünde hesap vermemesi bu olayları arttırmaya devam etmiştir.

İnsan haklarının temini ve ihlal edenlerin yargılanması bakımından yargının hayati önem taşıdığı herkesçe kabul edilmektedir. Ancak hak ihlallerinde sorumluların bir türlü soruşturulmaması, soruşturmaların takipsizliklerle sonuçlanması ya da cılız da olsa yargılamanın yapıldığı hallerde de sorumlular hakkında gerekli tedbirlerin alınmaması, bulunmaması gibi sonuçlar adalete olan güveni yok etmektedir.

Av. Mahir Orak: “Zorunlu askerlik bir an önce kaldırılmalı, köhnemiş askeri yasalar değiştirilmeli”

2012 yılında da bir önceki yıllarda olduğu gibi askeri alanda yaşanan hak ihlalleri artarak devam etmektedir. Özellikle ülkede dini, ırki ve politik sebeplerle ayrımcılık gören gruplardan kişiler askerde şüpheli şekilde ölmüş, intihar ettikleri iddia edilmiştir. Yaşam hakkı ihlalinin dışında hakarete uğrama, dayak yeme, aşağılanma, mobing, tehdit edilme, fiziksel aktiviteye zorlanma, haksız suçlar atfetme, kişisel işlerini yaptırma, yeterli sağlık hizmeti alamama gibi birçok ihlal başvurusu da derneğimize gelmiştir.

Ayrıca dünyada “Vicdani Ret” olarak bilinen, kişilerin dini, ahlaki veya politik sebeplerle zorunlu olan askerlik hizmetini yapmayı reddetmeleri olgusuna dayalı hak ihlalleri de yoğun bir şekilde yaşanmaya devam etmektedir. Vicdani retçiler ucu açık bir yargılama sürecine tabi tutulmaya devam edilmiş, askeri mahkemeler AİHM’ce verilen kararları dikkate almaksızın bu kişileri çeşitli cezalara çarptırmıştır.

Biz MAZLUMDER olarak, tüm bu ihlallerin birincil kaynağı olarak gördüğümüz zorunlu askerlik uygulamasının bir an önce kaldırılmasını talep ediyoruz. Askeri düzeni kuran köhnemiş yasalar, askeri ceza kanunu, askeri personel kanunu, askeri mahkemeler kanunu da değiştirilmeli.

Av. Kaya Kartal: “F Tipleri, temel hakların yok sayıldığı irade çökertme araçlarıdır”

Türkiye’deki cezaevleri ve özellikle F tipleri, temel hakların, güvenlik paranoyası çerçevesinde yok sayıldığı ve insanların iradelerini çökertmek amacıyla kullanılan bir araç olarak, gün geçtikçe daha ciddi bir ihlal mekanizması halini almıştır.

Türkiye Cezaevlerinde mahpuslar sindirilip nesneleştirilmeye çalışılmakta, tecrit işkencesine tabi tutulmaktadır. Cezaevlerinde; yeme içmeden, mektup göndermeye; temizlik ve hijyen şartlarından, gardiyan ve jandarma uygulamalarına; aile ve avukat görüşmelerinden, sosyal faaliyetlere kadar bir çok alanda hak ihlalleri yaşanmaktadır. Üçlü protokol gereği kadın mahpuslar erkek jandarma personeli önünde muayeneye zorlanmakta, kendi ihtiyaçlarını gideremeyecek derecede ağır hasta olan mahpuslar ısrarla cezaevinde tutulmaktadır. Yerleşim yerlerinden uzak yapılan cezaevleri yanında mahpusların taleplerine aykırı olarak yapılan sevklerle ailelere de ceza çektirilmektedir. Kayseri’de yaşanan yangın vak’asıyla gündeme gelen cezaevi nakil araçları (ring aracı), başlı başına bir işkence aracı olarak varlığını sürdürmektedir.

28 Şubat’ın görünür mağdurları iktidar olup kayıplarının tazminini sağlarken, görünmez mağdurlar -ki Sivas olayları neticesinde yaşanan olağanüstü yargılamalarla cezaevine tıkılanlar, silahlı olmadığı halde ileride silah kuşanma ihtimaline binaen varsayılan silahlı örgütün üyesi olarak hapsedilenler, Salih Mirzabeyoğlu gibi yazmaktan öte fiili bir eylem atfedilemeyenler, Zekeriya (Zeki) Şengöz ve Fahri Memur gibi uyduruk kararlarla halen cezaevinde tutulanlar bir çırpıda sayılabilir- halen yukarıda saydığımız koşullarda mahpus hayatı yaşamaktadırlar.

Abdurrahman Babacan: “Suriye’de insanlığa karşı işlenen suçlarla tam anlamıyla bir insanlık dramı yaşanmaktadır”

Yakın dönemde özellikle Orta Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında yaşanan özgürlük ve adalet temelli sıcak gelişmeler, bir bütün olarak milletlerin ve uluslararası toplumun kendisine eskiye görece daha özeleştirel bakması sürecini doğuruyor. Bunun ilk ayak izlerinin, Arap Uyanışı olarak ifade edilebilecek kıvılcımda yaşandığını; fakat bu kıvılcımın bir son değil, aksine yeni bir döneme doğru gidildiğinin habercisi olarak anlaşılması gerektiği bir süreç bu. Libya’da henüz yerleşme emarelerinin çok alınamadığı ise bir realitedir; ve maalesef iç çatışmaların kabile savaşları şeklinde vuku bulduğu kaotik bir manzaradan söz edilebilir. Daha doğuda, Suriye’de ise tam anlamıyla bir insanlık dramı yaşanmaktadır. Keyfi ve hukuksuz gözaltı, tutuklama, işkence, toplu katliam gibi temelde insanlığa karşı işlenen suçlar olarak ifade edilmesi bakımından bu ülke, dünyada mevcut durumda kanayan en önemli yaradır.

Bölgeye dair bahsi gereken bir diğer önemli husus da, İsrail’in illegal işgali ve yerleşim politikalarının, kuruluşundan bu yana dünyaya bir hukuk utancı yaşatmaya devam etmesi durumudur. Gazze’ye yönelik son saldırısı da bunun yakın dönemde yaşanmış önemli örneğidir ki, Gazze’ye yönelik hukuksuz abluka ve Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki illegal yerleşim politikaları da halen sürmektedir.

11 Eylül’ün ardından ABD önderliğinde başlatılan bir işgal ve sistematik suç mekanizması olarak, Afganistan ve Irak’ta yaratılan kaostan ve uluslararası-yerel aktörlerin eliyle devam eden bir suç ve ihlaller serisinin devamından söz edilebilir. Ki bu süreçte, ABD özellikle el-Kaide üzerinden, bir çok ülkeye iç çatışma, kaos ve cinayet taşımaktadır. Doğu Afrika ve bir hat boyunca Yemen’e uzanan bu fotoğrafta, el-Kaide bahane edilmek suretiyle yerel aktörlerin de desteğiyle özellikle müslümanlara yönelik bir cadı avı sürdürülmektedir. Aynı durum, Pakistan’da senelerdir süregelmekte olup, özellikle insansız hava araçları marifetiyle ülkede sivil ölümleri yaşanmaya devam etmektedir. Beraberinde, bu hususlarla alakalı önemli bir başka sorun da halen Guantanamo hukuksuzluğunun ilga edilmemiş olmasıdır.

Güneydoğu Asya bölgesinde ise, Myanmar’da yaşayan müslümanlara yönelik etnik antropoloji temelli sistematik ve devlet destekli bir katliam ve tehcir politikası işletilmektedir. Tehcir, yok sayma, işkence, keyfi tutuklama, tecavüz, toplu kıyım politikaları maalesef Myanmar’daki Arakan bölgesi müslümanlarının senelerdir içinde bulunduğu, geçen Haziran ayı itibariyle de yoğunlaştığı bir durumdur. Bangladeş’in mültecileri kabul etmemesi ve BMMYK ve BM’nin gerekli inisiyatifi almamaları, dramın boyutunu ağırlaştırmaktadır.

Yine bunun gibi, Bangladeş, Doğu Türkistan, Özbekistan, Filipinler, Tayland, Rusya, Çin, Makedonya, Bosna, Kosova, Batı Trakya, Batı Avrupa ve ABD, kendi içlerinde her bir bölgede çeşitli farklılıklar göstermekle beraber siyasi, etnik, mezhebi, ideolojik, dini temelli çıkar ve hesaplar doğrultusunda, hukuk ihlallerinin yaşandığı bölgeler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Av. Semih Biten: “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni kabul eden ülkeler, bu bildirinin ilkelerini çiğnemeye devam ediyor”

Önemli haftalar genellikle “kutlanılan” günlerdir. Ancak Dünya’nın birçok yerinde, yanı başımızda Suriye’de ve birçok ihlalin hala yaşandığı Türkiye’de bir insan haklarını gününü kutlamak değil belki bu günün anlamına uygun olarak Türkiye’nin ve Dünya’nın bu kırık karnesini bir kere daha hatırlamak ve sorumlulara hatırlatmak gerekiyor.

BM’nin İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni kabul ettiği bu tarih, insan hakları süreci açısından önemli bir tarihtir elbette. Bu bildirinin insan hakları gelişimine sağladığı katlı yadsınamaz. Ancak üzücü olan bildirinin ilkelerini kabul edenler, kabul ettikleri ilkeleri bizzat çiğnemeye devam etmektedir.

Türkiye’de geçmişe nazaran İnsan Hakları uygulamalarında görece iyileşme olduğu bir gerçektir. Her geçen yıl daha iyi olmasını umduğumuz insan hakları alanındaki iyileşmeler, son birkaç yıldır, durağan bir görüntü vermeye başlamıştır. Haksız gözaltı, uzun tutukluluk süreleri, cezaevinde işkence ve insanlık dışı muamele, cezaevinin insanlık dışı koşulları, zorunlu askerliğin doğurduğu ihlaller, askerliği ret hakkının tanınmaması ve bunun doğurduğu ihlaller, başörtü yasağının okullarda devam ediyor olması, kamu hizmetlerinde başörtü yasağının devam ediyor olması, özellikle yıllardır bir mülteci yasası konuşuluyor olmasına rağmen halen bir mülteci mevzuatının oluşturulmaması, bundan kaynaklanan keyfi işlemler ve yabancıların mağduriyetleri, anadilde kamu hizmetlerine erişim ve anadilde eğitim hakkının tanınmamış olması, Terörle Mücadele Kanunu, Türk Ceza Kanunu ve Basın Kanunu gibi kanunların ifade özgürlüğünü sınırlayan hükümleri, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun adeta gösteri hakkını ortadan kaldıran hükümleri, 12 Eylül darbe Anayasa’sının hala varlığını koruyor olması İnsan Hakları bağlamında üzücü bir tablo vermektedir.

Doğrusu daha üzücü olan bütün bunlar toplumun kahir ekseriyetini rahatsız etmesine rağmen, adım atması gereken iktidarın bu meselelerle ilgili adım atmamış olması veya atılan adımların yaraya merhem olacak türden adımlar olmaktan uzak kalmış olmasıdır.

İnsan Hakları Haftası vesilesiyle, kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana duruşlarıyla bu zorlu mücadelenin basamak taşlarını oluşturan, bu mücadeleyi yücelten, bu uğurda fedakârca çalışan, ardındakilere adeta ışık saçan tüm insan hakları aktivistlerine şükranlarımı sunuyorum.

MAZLUMDER İstanbul Şubesi Basın Bürosu

Bir cevap yazın