Filistin’in güneyinden Suriye’nin kuzeyine…

Journal of Palestine Studies (JPS) adlı yılda dört kez yayımlanan, Filistin konusunun en yetkin dergisinde yayımlanmak üzere ‘Arap Baharı ve Filistin Sorunu’na Etkisi’ başlıklı bir tartışmadayız.

JPS, IPS’in yani Institute for Palestine Studies yani ‘Filistin Çalışmaları Enstitüsü’nün yayın organı. Kurucusu, solumda oturan Ahmed Halidi’nin babası, büyük tarihçi Velid Halidi. Velid Halidi, 87 yaşında, ağır hastaydı, toplantıya gelemedi.

Toplantı masasında, kulağım çarpıcı tahlilleri ve gözlemleri dile getiren seslerde iken, gözlerim, saçlarının tümü beyazlaşmış, beyazlaşmamış olanların ise dökülmüş olduğu simaları tarıyor. Tümünün ortak noktası, 1970’lerden başlayarak FKÖ’nün, birçoğunun el-Fetih’in tezgâhından geçmiş olması. Artık o el-Fetih yok. Yasir Arafat ile birlikte yok oldu… 

Filistin’in bugünü ve geleceğini, elbette ki, başta bugünkü Mısır ve en az onun kadar önemli Suriye’nin bu günlerinin nasıl bir geleceğe doğru evrildiğine dair gelişmelerin dışında ele almak mümkün değil. O yüzden, geniş bir Ortadoğu-Kuzey Afrika-Körfez bağlamında canlı bir tartışma ortamındayız.

Tartışmanın yoğunluğu ve derinliği bir nefes almayı, ara vermeyi gerektiriyor. Arada Elias Khoury, “Gelen haberlere bakılırsa, Suriye’deki durum yeni yıla kalmayacak. Rejimin çökmesi an meselesi gibi gözüküyor. Tahminimizden önce göçebilir” diyor bana…

Ben de ona bir gün önce, tanınmış bir Lübnanlı meslektaşımın anlattıklarını naklediyorum; Başşar Esad’ın yakın çevresinden gelen haberleri. Suriye Devlet Başkanı, ülke yönetimini fiilen bırakmış vaziyetteymiş. Toplantı filan yok. Başşar, sadece, arada bir özel ve kişisel dostlarını görüyormuş.Ordunun “Alevi-Nusayri komuta heyeti, aileden yani Esad ailesinden ziyade Rusya’nın etkisine açık” imiş. Bu nedenle, Rusya’nın tutumu, Başşar’ın sona ermesinin ve Suriye’nin geçiş döneminde de belirleyici önem kazanıyor deniyor…

“Suriye’nin Lübnanlaşması” ihtimali mevcut. “Suriye’nin Iraklaşması” ise, ister istemez, “Kürt unsuru”nu devreye sokuyor. Rejimin çökmesiyle, birlikte Suriye’nin Kürt-yoğun bölgelerinde, Irak Kürdistanı’na benzer bir manzara ortaya çıkması kuvvetle muhtemel.

İşte orada, Türkiye’nin Kürt sorunu ile Suriye’nin Kürt sorununun, birbirine eklemleniyor; “Suriye’nin geleceği” ile Tayyip Erdoğan hükümetinin Kürt sorununa –Erdoğan, bu iki sözcüğün kullanılmasını istemese de- yaklaşımı iç içe geçiyor.

Türkiye’nin Kürt sorunu ile Suriye’nin Kürt sorunun birbiriyle ilişkisi, ‘Kuzey Irak’ta 1991-2003 arasında ve sonrasında cereyan eden gelişmelerden farklı. Türkiye, Irak’taki ‘Kürt oluşumu’nun Türkiye Kürtlerine etkisinden duyduğu kaygıyla uzun yıllar Barzani ve Talabani’ye bile uzak durdu. Özünde PKK’ya rakip sayılabilecek Kürt örgütlerinden bile rahatsız oldu.

Irak’ta zamanında Barzani ve Talabani’ye tahammül edemeyen Kürt sorununa ilişkin “Türk iktidar aklı”nın, iş, bugün Suriye’ye gelince, Kürt bölgelerinde Abdullah Öcalan’a bağlılığı bilinen PYD’nin oralarda en ağır basan Suriye Kürt partisi olmasına tahammül edebilmesi –Türkiye’nin Kürt sorununda olumlu mesafe alınmadığı takdirde- çok zor.

Radikal’de dün Deniz Zeyrek imzasıyla yayımlanan “PYD’ye karşı nötr kalmayız” başlıklı çarpıcı haberde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun sözlerinde, iktidarın Suriye Kürtlerine ilişkin bakış açısını da, ‘yanlış değerlendirme’yi de görebilmek mümkün.

Sadece ‘yanlış değerlendirme’ değil, ‘yanlış bilgi’ de söz konusu.

Davutoğlu, PYD’yi, Başşar’ın paramiliter gücü ‘Şebbiha’ ile aynı gören bir dil kullanmış. Gücünü, rejimle ilişkisinden aldığını ileri sürmüş. Bir bakıma, Lübnan Hizbullahı’nın rejim adına Suriye’nin çeşitli bölgelerinde ve Lübnan’da üstlendiği rolü, PYD’nin Kürt yerleşimlerinde üstlendiği ifade edilmiş oluyor.

Bunların hiçbiri doğru değil. Türkiye’de Kürt sorununa yaklaşımdaki çarpık bakış açısının, Suriye Kürtlerine doğru yayılmasının yansıması. Gerçeklere ve olgulara dayanmayan teşhislerden yola çıkan politikalar sonuç vermez.

CENGİZ ÇANDAR

Radikal 

Bir cevap yazın