Zulüm, Kimden Gelirse Gelsin Zulümdür

İnsanları sınayacaksanız, onların eline güç verin. İlkelerinde samimi olup olmadıklarını görmenin en kısa ve en etkili yolu; onların güçle, iktidarla tanışmalarını sağlamanız olacaktır.

Güce, iktidara sahip olmadan önce savundukları hak, hakkaniyet, adalet vs. gibi yüce kavramlar konusunda ne kadar samimi olduklarını ve bu kavramlara ne kadar sadık kaldıklarını, ancak güç/iktidar sahibi olduktan sonraki duruşlarına bakarak anlayabilirsiniz…

Benim ülkemde, Müslüman kadrolar, Cumhuriyet tarihi boyunca ilki 10 ay gibi kısa bir süre, ikincisi ise on yıldan beri sürmekte olan böylesi bir sınavla sınandılar. Hala da sınanıyorlar.

Ne yazık ki her iki sınavdan da yüzlerinin akıyla çıkamadılar.

İlkinin üzerinde çok fazla durmayacağım. Çünkü o dönemde sahip olunan güç, görece bir güçtü. Belki kendilerinin üstünde yer alan vesayetçi güç odaklarına karşı duruşlarının ne kadar dik olup olmadıkları tartışma konusu olabilir. Bu ise yazının konusu değil.

Ama Müslümanların iktidarı ile geçen 2002- 2012 arası on yıllık dönem öyle değil. Özellikle de kendi deyimleriyle “ustalık” dönemi olarak ifade edilen son iki yıl, güçle sınanmanın sonuçlarını göstermesi açısında oldukça zengin verilere sahip.

Son iki yıla baktığımızda;

Roboski’de (Uludere) katledilen otuz dört Kürtün katillerini, “Uludere ile yatıp kalkıyorlar!” suçlamaları ile saklamaya çalışan bir zihniyet ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.

“Biz lafta değil, fiili milliyetçiyiz” beyanı ile ülkenin tek ırkçı ve Türk milliyetçisi siyasi partisi ile kan kardeşi olan bir ideolojik tercihe şahit oluyoruz.

“Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü” anlayışından, “ölen teröriste ağlamadık, ağlamayacağız” sözleri ile terörist olduğu için öldürüleni insan yerine koymuyorum demeye gelen bir değişimi ibretle seyrediyoruz.

“İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” inancından, idam cezasının geri gelmesi ile halkını tehdit eden bir yozlaşma noktasına gelindiğini görüyoruz…

Bugün seçilmiş milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasını talep ediyorlar… Üstelik “biz bunları affedersek, Allah bizi affetmez” diyerek süfli siyasi hesaplarına Allah’ı alet etmekten çekinmiyorlar. Yani kendilerini, affedip affetmeme yetkisine sahip hem sultan hem de kadı yerine koyduklarını görüyoruz.

10 yıllık iktidarlarının sonunda başörtüsü yasağını, o güne kadar mevzuatta yer almamasına rağmen ilk kez bir yönetmelikle mevzuata soktuklarını görüyoruz.

Örnekleri çoğaltmak mümkün…

Siyasi iktidara sahip Müslüman kadroların yanında, onların yukarıda bazı örneklerini sunduğumuz haksızlıklarına karşı bırakın itiraz etmeyi, sessiz kalmayı tercih eden, hatta bu haksızlıkları savunmayı diyet borcu olarak gören yandaş bir medya görüyoruz.

Sadece medya da değil. Yandaş sivil toplum, yandaş sermaye, yandaş üniversite vs.

Bunca haksızlığa karşı bunca sessizlik, hatta bunca destek, bu ülkenin Müslüman mahallesinden yükselmemeliydi. Tam aksi olmalıydı. Müslümanlar, siyasetçileriyle, medyasıyla, örgütlü kesimleriyle tabii tutuldukları güçle sınavı bu kadar kolay kaybetmemeliydi. Yazının ilk bölümünde verdiğim İsrail oğulları örneğini hatırlamak gerekiyor. Yahudileşmenin bir temayül meselesi olduğu gerçeğini…

Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama yazının başından beri yaptığım genellemenin elbette istisnaları var. Fakat bu istisnaların sayıları o kadar az ki… Onlar Müslümanların yüz akı ve gönül aydınlığı. Umarım ben de o istisnalar zümresine kaydedilirim.

Din kardeşlerimin yaptıkları her türlü zulümden beri olduğumu ilan ediyorum; şahid ol ya rab!

Tamamı için: SELAHATTİN ÜNEŞ / HÜR BAKIŞ

Bir cevap yazın