“Kürt sorunu” değil “Kürdistan meselesi”

17-18 kasım tarihleri arasında İznik’te, Mazlumder’in düzenlediği 2. Kürt Forumu’nun belki de en ilginç sonuçlarından biri; meselenin bir “kürt sorunu” değil, “Kürdistan meselesi” olduğu şeklindeki genel kabul idi.

Kürdistani Müslümanların genelde ortaya koydukları tezler ve meseleye yaklaşımdaki olgunlukları gerçekten ümit vericiydi.

Ancak maalesef aynı olgunluğu kendi coğrafyamız, “batı” için söyleyebilmemiz pek mümkün değil.

Batı’da yaşayan ya da kendilerini “Türk” olarak tanımlayan -ki ben de kendimi bir “Türk” olarak görüyorum – müslümanların meseleye yaklaşımda sergiledikleri ayakları yere basmayan, “ümmet” “kardeşlik” gibi önemli kavramların arkasına saklanarak sergiledikleri adalet gözetmeyen tavırları ve bunu da “Kürt Müslümanlar”a, İslam’ın doğrusunu öğretmeye kalkan, örtük bir kibirle dayatmalarının yarattığı yabancılaşmaya yeri geldikçe dikkat çekmeye çalışıyoruz.

Kendi yaklaşımımızı; bulunduğumuz steril ortamdan ahkam kesmek, Kürt Müslümanlara “ümmet”, “tevhid” dersi vermek yerine, Kürdistani Müslümanların geliştirecekleri teori ve insiyatifleri izlemek ve İslamcı siyaset içinden katkıda bulunmak şeklinde özetlenebilir.

Ancak, bu çerçeve içinde, son günlerde meselenin geldiği aşamayı tartışmak zarureti ertelenemez bir zorunluluk olarak karşımızda durmakta.

Daha önce de yazdığımız gibi mesele, geldiği noktada “Türkiye’nin Kürt meselesi” olmaktan çıkıp “Kürtlerin Türkiye meselesi” haline gelmiştir. (1)

Son günlerde ortaya çıkan “İmralı ile görüşme” açılımının da bu anlamda, hükümetin değil Türk devletinin inisiyatifinde geliştirildiğini ve bu çerçeve içinde okunması gerektiğini düşünüyoruz.

Devletin hükümet eliyle sunduğu; “Entegre strateji” adı verilen yeni yaklaşım, aslında Türk devletinin Kürt meselesini bir iç sorun olmaktan çıkarıp jeopolitik bir zeminde kotarmaya çalıştığının ifşasıdır.

Devlet, meselenin artık bir “Kürdistan” meselesi olduğunu anlamış ve “Arap Baharı” ile birlikte hızlanan süreci yönlendirebilmek adına -bölge ülkeleri de dahil olmak üzere -tüm taraflar açısından son derece riskli bir maceraya kalkışmış durumdadır.

Hükümetin daha doğrusu “Davutoğlu’nun rolü, daha önce Özal’ın –şartlar olgunlaşmadığı için – deneyip de başaramadığı “federasyon”u da içeren bir Ortadoğu macerasına, devletin Türkçü/Osmanlıcı kadrolarını ikna edebilmesidir.

Hedef; içeride çözülemeyen sorunu dışarıya taşıyarak, Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyini de içine alacak federatif bir Kürdistan’ı Barzani üzerinden Türkiye’ye angaje ederek çözmektir.

Suriye olayında da başından beri söylediğimiz gibi, Türkiye’nin amacı; Esed’i göndermek değil, “Arap Baharı” ile birlikte Suriye’de ortaya çıkacak bir yönetim boşluğunda, bu ülkedeki PKK’nin belirleyici olduğu Kürt muhalefetinin ön plana çıkmasını önlemek idi…(2)

Hükümetin ilk günden itibaren içine düştüğü panik ve onbinlerce insanın kanı pahasına muhalefeti terörize etme yönündeki gözü dönmüşlüğünü bu “entegre siyasetin” Suriye ayağında ortaya çıkabilecek bir aksaklığı önleme çabası olarak okuyabiliriz.

Aynı ilkeli (!) siyaset şu anda tersinden Irak’ta sürdürülüyor. Arap Baharı’nın başında Beşar Esed’le Kürt siyasetini kontrol etmesi yönünde protokol imzalayan T.C. Hükümeti, Irak merkezi hükümetine karşı ise Kürt bölgesel yönetimini açıktan destekleyerek, Irak’ın iç dengelerine pervasız bir şekilde müdahale ederek kendine “derinlik” yaratmaya; bir yandan Barzani üzerinden, yıllarca reddettiği Kürdistan özerk bölgesini müstakil bir siyasi yapı olarak meşrulaştırmaya çalışırken, diğer taraftan Sünni grupları şii asıllı Başbakan maliki’ye karşı örgütlemeye çalışıyor.

Bu “entegre siyaset”in Türkiye ayağında ise bir yandan oyunu bozan “PKK” unsurunun askeri kanadının bitirilmesi, öte yandan Erdoğan hükümetinin oy kaynağı olarak gördüğü bölge Müslümanlarının, hızla Türk devletine/hükümetine yabancılaşması durumunun giderilmesi ve içine ortalama “Türk” seçmenini de dahil edebileceğimiz milliyetçi kitlenin iknası meselesi bulunuyor.

Türk kamuoyu federatif Kürdistanla, küçülen değil, Musul ve Kerkük’ü de içine alarak büyüyen bir Türkiye hedefine ısındırılmaya çalışılmakta.

İşte bu dahiyane entegre siyaset, kutsal “Türk devleti”nin topraklarının PKK öncülüğünde olası bir “Kürdistan”la bölünmesi yerine, içine “eski Osmanlı toprağı” olan Suriye ve Irak’ın kuzeyinin de dahil edildiği, Türkiye’nin hamiliğinde, Barzani’in liderliğinde dört parçanın birleştiği bir federatif “büyük Kürdistan”ı öngörüyor.

Masa başında çok dahiyane görülen, ancak sadece bir takım metafizik hezeyanlar ve bir “geç kalmış emperyalizm” kompleksinden ibaret olan bu ilkel, ilkesiz ve pragmatik dış siyasetin bölgedeki kadim yaraları kanırtmanın dışında bir gerçekleşme şansı yok.

Yok, zira en başta Barzani Türk devletine güvenerek diğer Kürtleri ve bölge devletlerini karşısına almayacak kadar yeterli tarihi tecrübeye sahip.

İkincisi PKK- KCK çizgisi bu durumun farkında olduğu için ısrarla bağımsız ve hatta federatif bir Kürdistan değil, kendini Türkiye içinde varetme ve meşrulaştırma çabası içinde.

Zira biliyorlar ki zemini Türkiye’nin dışına taşan federatif bir yapının unsuru haline geldiklerinde meşruluk ve temsiliyet, dolayısıyla siyaset zeminini Türkiye’de AKP’ye bırakmak, bölgede ise Barzani ile paylaşmak ve dolayısıyla ideolojik pozisyonlarını kaybetmek zorunda kalacaklar.

Türk devleti işte birazda bu denkleme güvenerek PKK çizgisini silah bırakmaya zorlamaya çalışıyor.

Verilen mesaj açık;

İlki; Türkiye sınırları içinde Kürt siyaseti olarak muhatap alınmak istiyorsanız hem silahlı mücadele hem siyasal irade anlamında “teslim “olacaksınız…

İkincisi; Bölgede –Suriye ve Irak’ta- varolmak istiyorsanız iktidarı Barzani ile paylaşacaksınız…

Ya da; şimdiki statüko içinde diretirseniz, temsil iddiasında bulunduğunuz tüm Kürtlerin topyekün “Türk Devleti”nin karşısına koyacak ve bunun faturasını ödeyeceksiniz.

2012’yi devrimci halk savaşı ve final yılı ilan eden PKK- Kandil bu son seçeneği zorladı ancak başarılı olamadı.

Esasen; Öcalan’ın bu son süreçte devlet tarafından “yegane” muhatap alınmasının, O’nun üzerinden Kandil’i, diasporayı, KCK’yı ve hatta BDP’yi by-pas ederek, PKK’nin bitirilme hesaplarının yapılmasını da bu “entegre siyaset” içinde anlamlı görüyoruz.

Bu açıdan DTK eş başkanı A. Tuğluk’un “Kürt hareketinin içinde ayrılık yok. Abdullah Öcalan anahtar roldedir. Ancak bu her şeyin kararını Öcalan verecek demek değil. Gerek Kandil’le gerek siyasetle ortak yürütmek istiyor süreci” ifadeleri; yine S. Demirtaş’ın; sürece KCK ve BDP’nin de dahil edilmesi gerektiğini, Öcalan’ın Kürt siyasetinin tüm unsurlarıyla temas edebilmesinin – Öcalan’dan ziyade Kürt siyaseti açısından- zorunluluğunun altını çizmesi önemlidir.

Şu anda Türkiye, Suriye ve Irak ayakları üzerinden yürütülen bu oyunun boşta kalan ayağı iran’dır ki önümüzdeki günlerde Celal Talabani’nin durumunun netleşmesiyle nereye evrileceğini görmemiz mümkün olacak.

Türk devletinin bu “Dderin” ve “entegre siyaset”inin Irak ayağında -yukarıda zikrettiğimiz performansa rağmen – ortaya çıkan manzara; bölgenin etnik, mezhebi, yöresel, kabilevi ve politik yüzlerce farklı kimliğin belirleyici olabildiği son derece karmaşık dengelerle örülü yapısı içinde, salt etnik kimlik üzerinden kurgulanan siyasetlerin – daha önce Türkmenler üzerinde görüldüğü üzere- nasıl hüsrana mahkum olduğunu ortaya koymakta.

Suriye’de onbinlerce insanın canını heder eden politikaları Suriye halkına rağmen pervasızca yürüten, Musul’da Şii hükümeti protesto eden Sünni kalabalığın eline “Tayyip Erdoğan” resimleri tutuşturmayı “derin bir strateji”nin gereği olarak algılayan bu devlet kafasının, ne tarihten ne bölge gerçeklerinden ne de ahlaktan nasibi olmadığı ortadadır.

Artık jeopolitik bir eksene oturan meselenin Türkiye’li Müslümanlar açısından halen bir “bölücülük” ya da “Kürtçülük” olarak algılandığı bir vasatta ortalama bir tavır geliştirildiğini söylemek mümkün değil.

Geldiğimiz kritik aşamada, tamamen hükümetin peşine takılmış olan gayr-i Kürt yapılarla Kürdistani Müslümanların, meseleyi algılama biçimleri arasında bir uçurum söz konusu ki en azından bu mesafeyi kapatma çabası dahi hayati bir önemi haizdir.

Batı kamuoyunu, özelde Müslümanlarını bu “yeni” Kürdistan gerçeği ile tanıştırmak, Kürdistani Müslümanları ise aralarındaki ihtilafları/husumetleri bir fıkha bağlayarak İslamcı bir siyasetin aktörlerinin olabilmeleri yönünde desteklemek bizim açımızdan önümüzdeki sürecin koordinatlarını vermektedir.

Kadrican Mendi / Platformhaber

ATIFLAR

(1) Türkiye’nin Kürt Meselesi mi, Kürtlerin Türkiye Meselesi mi?, 7 Temmuz 2010, Platformhaber

(2) Dışarıdan dost tutanın mahallede sözü geçmez – Bir Suriye yazısı, 16 Eylül 2011, Platformhbaer

 

One thought on ““Kürt sorunu” değil “Kürdistan meselesi”

Bir cevap yazın