Taksim, Tahrir ve Devrim Üzerine

Yaşadığımız tarihi karmaşa doğal olarak kafaları da karıştırıyor.

“Zamanın ruhu” değişirken ilkesel olanla reel olan arasındaki irtibatın koordinatlarını da yeniden gözden geçirmemiz gerek.

Dünya genelinde yaşanan dönüşüm, bölgemizde yaşanan değişimin iç dinamiklerine etki ediyor şüphesiz.

Buna bir de “İslamcılık”ın kendi içinde yaşadığı süreci ve bu dönüşümler karşısında yaşadığı etkileşimleri de dahil etmek zarureti söz konusu.

Bu karmaşık sürecin içindeki “süreklilik ve değişim”i kavrayabilmek için öncelikle soğukkanlı tahlillere ihtiyacımız var.

Bilindiği üzere; Neoliberalizm; nihai zaferini ve “tarihin sonu”nu ilan ettiği Sovyet sonrası dönemde kapitalizmin dışında kalan tüm dünyada dev değişim dalgalarına yol açtı.

Kapitalizm dışı dünyanın “renksiz” ve çoğu zaman “otoriter” yapıları halk kitleleri gözünde Amerika’nın temsil ettiği “renkli” kapitalist dünyayı daha da cazip kılıyor, yine “Amerikan mucizesi” bu devletlerdeki otoriter yapıları katlanılmaz ve gayr-ı meşru kılıyordu.

Sermayenin dayattığı bu antagonizmanın gücü bir “üçüncü yol” denemesine mecali kalmamış milyonları kapitalist dünyaya sürükledi.

Bu dalga; doğuda Çin’in kapitalizme teslim olması ile güneyde, yani İslam coğrafyasında ise, halkların/toplumların mevcut devlet düzenlerini değiştirebilecek güçte olmamaları dolayısıyla, Birinci Körfez Savaşı sonunda Irak’ta kesildi.

Aradaki 20 yıllık süre zarfında “ kapitalist küreselleşme” toplumların gücünü – sivil toplumu manipüle ederek, köhnemiş ve küresel ekonomiye maliyet çıkaran “diktatörlükler”i içerden yıkma çabasında oldu.

Bütün o yıllar “turuncu devrimler” tartışmaları ile geçti.

Bunun karşısında olan bir cephe ise kapitalizmin bu küresel tasallutuna tepki olarak mevcut diktatöryal yapılara “anti-emperyalist” bir söylem üzerinden sahip çıkma gibi bir alana savruldular.

Irak olayında görüldüğü üzere kapitalist küreselleşmenin halkları harekete geçiremediği yerlerde bizzat askeri işgale başvurması da bu “yeni ulusalcı” tepkilerin meşruiyetini arttırdı.

Olay gerçekten de yeni bir anti-emperyalist duruşu gerektiriyordu ve dolayısıyla şimdilerde “ulusalcılık” olarak ya da Arap dünyasında “milliyetçilik” olarak yeniden yükselişe geçen akımlar bu yüzden geniş bir halk desteği bulabildiler.

Zira son 20 yılda küreselleşmenin nimetlerinden vazgeçmek istemeyen, ancak sermayenin dayattığı bedellere de razı olmayan bir toplumsal yapı oluştu.

Dünya genelinde” farklı bir dünya mümkün” sloganıyla alternatif küreselleşmeyi savunan yapılar da farklı bir güzergâhta, içlerinde birçok farklı hoşnutsuz toplulukların olduğu, esnek ortaklaşma tecrübeleri yaşadılar.

Bunun dışındaki hoşnutsuzluklar ise “küreselleşme karşıtı” bir eksende ve milliyetçi/ulusalcı temalar üzerinden politize olmaya başladılar.

Dünya genelinde yaşanan toplumsal gelişmenin etkisiyle “sivil toplum”un süratle geliştiği İslam dünyasında ise hoşnutsuzlukların bir kısmı -“siyasal islamın iflas”ının iddia edildiği neoliberal dünyada- kendiliğinden ulusal sembollerin etrafında kümelendi ve kendini ulusalcı temalar üzerinden ifade etti.

Yani “küreselleşme karşıtları” ile “alternatif küreselleşmeciler”in tezlerinin bazen ayrı ayrı bazen de bir arada savunulduğu -özellikle gezi olaylarında görüldüğü üzere- yeni bir toplumsal gerçeklik ortaya çıktı.

Ancak bu sürece “İslamcı”ların, gerek diktatörlüklerin tasfiyesi sırasında takındıkları tutumlara ve gerekse sonrasındaki siyaset etme biçimlerine dönük eleştiriler de dâhil oldu.

Özellikle Türkiye’deki AKP örneği Arap Baharı adı ile başlayan süreci de etkiledi.

AKP; sermayenin yerel diktatörlükler aleyhine ilerlemesini gördü ve mevcut statükoyu yıkmak için İslamcı bir program yerine neoliberal bir programı benimseyerek bu karşı konulamaz küreselleşme dalgasını arkasına aldı.

Ancak bunu yapmakla küreselleşmenin geniş kitleler üzerinde yarattığı tüm hoşnutsuzlukların da hedefi haline geldi.

Muhaliflerin AKP’nin temsil ettiği küreselleşme karşısında “yerel”i temsil eden ulusal değerler etrafında toplanmasını bu açıdan görmek gerekiyor.

İkinci bir faktör, AKP’nin ve sonrasında onun başarısını(!) taklit etmeye çalışan Mısır İhvanı’nın “sandık”ı araçsallaştırmaları ve meşruiyet için “başarılı seçim kampanyaları”nın ve alınan oyların yeterli olacağını zannetmeleri oldu. Dolayısıyla siyaset; Küreselleşme dalgası üzerinden yerel diktatörleri tasfiye etmek, toplumdaki geleneksel dindarlığı da manipüle ederek ‘oy’a dönüştürmek ve iktidarı ele geçirmek olarak kuruldu.

“İslamcılar” yıllarca kendi aleyhlerine işleyen oyunun kurallarını/hilelerini öğrenmişler ve başarılı bir şekilde kullanarak kazanmışlardı (!) Ancak görülmek istenmeyen şey oyunu kazanmanın meşruiyet için yeterli olmadığı idi.

Kendisini “İslamcı tezler” ile ifade etmek; dürüstlük, adalet, eminlik gibi ilkeleri işletmek yerine kolay olanı seçtiler. Dışarıda küresel sermayeyi arkalarına alarak, içerde ise halkın geri kalanına karşı dindar camiayı “araçsallaştırarak”, manipüle ederek bir iktidar oyunu oynamaya çalışıldı. Dolayısıyla geniş halk kesimleri de bu “kurnaz”ca siyaseti fark ettiler ve kendilerini tehlikede görmeye başladılar. “İslamcı” siyasete karşı var olan tereddütleri de korkuya dönüşmeye başladı.

Bu yüzden; Gezi parkı olaylarını ve Tahrir’de ordunun müdahalesini havai fişeklerle kutlayan kitleyi anlamak için, “İslam düşmanları, dış komplo, faiz lobisi, Yahudi oyunu v.s.” gibi meseleyi anlamaktan uzak, dahası İslamcı siyasetin halka “yabancılaşma”sını arttırıcı tutumlar yerine, İslamcı siyaseti AKP’nin temsil ettiği ve bir model olarak Arap Baharı’nda sponsorluğunu yaptığı şark siyasetinden, makyevelist politikalardan kurtarmamız gerekiyor.

Daveti ve örnekliği halka, hesap sorma ve eleştiriyi kendi önderlerimize yaptığımız an –ki şu anda tam tersini yapıyoruz- , bu kısır döngüyü aşabileceğiz.

Aksi takdirde bir şekilde iktidarı ele geçiren “dindarlar”ın her türlü fesadının faturasını İslam’a çıkarmış oluruz.

Önümüzde yeni bir dönem ve yeni aktörler var. Bu süreçte eski aktörler ve repliklerle İslamcı siyasetin varolması mümkün değil.

KADRİCAN MENDİ / PLATFORMHABER

6 comments

  • Sayın Kadircan MENDİ’yi bu gün ilk kez okuyarak “Platform Haber” ile tanıştım…
    Enteresan yorumları ile benim için en azından “fili daha makro/farklı gören bir göz” oldu…
    Takip edeceğim..
    Teşekkür ediyorum…

  • 1-“Dolayısıyla geniş halk kesimleri de bu “kurnaz”ca siyaseti fark ettiler ve kendilerini tehlikede görmeye başladılar. “İslamcı” siyasete karşı var olan tereddütleri de korkuya dönüşmeye başladı.”
    2-“AKP; sermayenin yerel diktatörlükler aleyhine ilerlemesini gördü ve mevcut statükoyu yıkmak için İslamcı bir program yerine neoliberal bir programı benimseyerek bu karşı konulamaz küreselleşme dalgasını arkasına aldı.”
    3-“Ancak bunu yapmakla küreselleşmenin geniş kitleler üzerinde yarattığı tüm hoşnutsuzlukların da hedefi haline geldi.
    Muhaliflerin AKP’nin temsil ettiği küreselleşme karşısında “yerel”i temsil eden ulusal değerler etrafında toplanmasını bu açıdan görmek gerekiyor.”

    Bu üç anektodda ustaca bir kurgu var ama her kurgunun taşıdığı maluliyetler dikkat çekici…özellikle ulusalcılık cereyanının küreselleşme dalgası karşısında oluşmuş bir refleks olduğu tezi Türkiye deki ulusalcı reflekslerine yön tayin eden korkular, talepler dikkate alındığında gerçekliğini yitiriyor…Bunun nedeni:kemalist CHP ve Alevilerin ulusalcılıklarının öteden beri muhafazakarlığa karşı olan fobik reaksiyonlarının bir sonucu olduğu gerçeği ıskalanmaktadır.Dolayısıyla Türkiyedeki tepkisel ortaklaşmanın amacı aslında bu noktadan hareket etmektedir. Kadrican Mendi’nin işaret ettiği ortaklaşmanın küreselleşme ya da küresel sermaye karşısında bir tepki olarak sunulması
    sadece bir temenni olarak düşünülebilir çünkü, son zamanlarda Türkiye’deki Ak Parti karşıtlığı uluslararası küresel sermayenin de desteğini alması başka türlü izahı gerektirmektedir. Öyle ya eğer Ak Parti bu küreselleşme dalgasını arkasına aldıysa neden ABD ve AB ülkeleri Gezi olaylarını ve Mursi karşıtı darbeyi desteklemektedir? Sorusu cevapsız kalmaktadır.
    kadrican Bey, geniş halk kitlelerini temsil edenleri belirlemiş bu yazısında gezi sakinleri ve tahrirciler…bu keyfi bir halk seçimi anlamına mı gelmelidir? Adeviyedekiler, pursaklar ve kazlı çeşmedekiler, sincandaki AK Parti kalabalığı geniş halk kitlelerinin neresine düşmektedir?
    gelen itirazlara göre devam edilebilir?

  • Ne Türkiye’de ne Mısır’da hiç mi hiç İslam düşmanları, Müslümanlardan rahatsızlık duyan insanlar yok. Bütün suç Neoliberal politikaları uygulayan Akp ve İhvanın suçu. Kitleler haklı taleplerini dillendiriyorlar. Ne yapsınlar İslamcılar zalimlerden yana. Mazlumlara hiç faydası yok. Hele akp nin 10 yıl boyunca hiç bir mazluma faydası olmadı. Olduysa da neoliberal politiklar için yaptığı şeylerdi, fayda gibi gözüktü.

    Yapmayın be abi…

  • yazıda yaptığımız tahlil, yaşanan olayların daha “genel ve global” bir süreçle irtibatlarını göstermek üzerine…
    yoksa iktidar siyasetinin içine sıkıştığı şablonlara cevap yetiştirme amacı taşımıyor.

  • Abi yazı gerçekten meselenin temeline dönük ciddi tespitler barındırıyor. evet “zamanın ruhu” değişiyor. neoliberal sistemin her anlamda iflasına dair izler taşıyan ve farklı arayışlara kapı açan tarihi bir sürecin ortasındayız. devler ülkesine sefer devam ediyor ama devler kendi açlıklarının ve kibirlerinin kendilerini alaşağı edeceğinin henüz farkında değiller yada düşüşlerini yumuşatmaya çalışıyorlar. tam bilemeyiz gerçi ancak fena halde altüst olacaklarını pekala söyleyebiliriz. yazı için teşekkürler.

  • Değerli Kardeş; zaten temel sorun da Müslümanların net bir kimliğe, duruşa, ilkeye, davranışa sahip olmayışı ve sürekli değişen/küreselleşen dünyaya paralel olarak yoğun bir şekilde savrulmaları, mevcut siyasi iktidarları olabildiğince kutsallaştırmalarıdır…
    Halbuki her dönemde ve her yerde İslami Kesim muhalif tavrını sürdürmeli, tutarlı olmalı, ezilen kesimler için bir umut ışığı olmalıdırlar. Aksi halde; batsın İslamcılıkları, siyasi görüşleri, anlamsız söylem ve eylemleri…

Bir cevap yazın