Siyasi Liberalizmin Kısa Egemenliği

Türkiye’de liberal düşüncenin tarihini Osmanlı’nın son dönemine kadar götürmek ve liberal politikaların cumhuriyet tarihi boyunca sağ partiler aracılığıyla belirli biçimlerde yürütüldüğünü söylemek mümkün olsa da siyasi liberalizmin asıl egemenliğini iki binli yıllarla birlikte yaşamaya başlamıştır.

İktisadi liberalizm ya da popüler ismiyle serbest piyasa ekonomisi daha 12 Eylül darbesi öncesinde 24 Ocak kararlarıyla yürürlüğe sokulmuştu. Ancak bu dönemde hem Kürt sorununun PKK eliyle yeni bir aşamaya geçmesi ve darbenin Türk solunu önemli ölçüde bitirmiş olmasına karşın sol düşüncenin Kürt solu tarafından taşınmaya devam etmesi, hem de İslamcı hareketin yükselişe geçmesi nedeniyle siyasi liberalizm Türkiye’de tam anlamıyla egemen hale gelmemişti. 1980 ile 2000 yılları arasındaki yirmi yıllık dönem liberal ideoloji açısından parçalı bir biçimde seyretmiştir.

28 Şubat sonrasında Kürt sorununun daha stabil bir hale getirilmesi ve yükselen İslamcılığın darbe yoluyla “ehlileştirilmesinin” ardından liberalizm bir hegemonya olarak Türkiye’de egemen söylem haline getirildi. Zaten soğuk savaş sonrasında tüm dünyada hegemonyanın dili haline gelen liberalizm Türkiye’de de İslamcılığın “ehlileştirilmesi” sürecinde önemli bir rol oynadı. 90’lı yıllarda sisteme dönük İslamcı eleştiri liberal bir eleştiriye dönüştürüldü.

24 Ocak kararlarının üzerinden bu tarafa geçen yirmi yıllık süreçte toplum iktisadi liberalizme alıştırılmış, Türkiye ekonomisinin kurtuluşunun ancak serbest piyasa ekonomisiyle gerçekleşebileceğine ikna edilmişti. 28 Şubat sonrasında toplumu tamamen baskı altına alan Kemalizm’in aşılabilmesinin ve iyice sıkışmış olan siyasal yapının açılabilmesinin yegâne yolunun da siyasi liberalizm olduğu düşüncesi topluma kabul ettirilmiş oldu. Bir yandan İslamcılık muhafazakârlığa doğru kayarken öte yandan da muhafazakârlığın içi liberal aydınlar tarafından liberal söylemlerle dolduruldu. Başta ABD olmak üzere pek çok ülkede iktidar ideolojisi haline gelen ve “Yeni Sağ” olarak adlandırılan liberal muhafazakâr sentez Türkiye’de de gerçekleştirildi.

Ak Parti iktidarının ilk yılları Türkiye’de liberal düşüncenin parçalı halinin sona erdiği ve hem iktisadi liberalizmin hem de siyasi liberalizmin egemenliğini ilan ettiği bir dönemdir. Ülkenin seksen yıllık statükosu liberalizm üzerinden aşılmaya statükonun bıraktığı boşluk liberal politikalar tarafından doldurulmaya başlandı. Muhafazakâr iktidarın Kemalizm’i aşmaya dönük düşünsel yetersizliği liberal söylemler tarafından takviye edildi. Başörtüsü ya da Kuran eğitimi gibi temel İslami talepler bile bireysel hak ve özgürlükler bağlamında tartışılır oldu. Tıpkı önceki dönemde halkın, ülke ekonomisinin ancak serbest piyasacılıkla kurtulabileceğine ikna edildiği gibi bu sefer de ülkenin ancak liberal özgürlükler yoluyla özgürleşebileceği konusunda toplum ikna edildi. Liberalizmin küresel hegemonyasının da verdiği bir güçle bu ikna süreci kısa sürede gerçekleşti.

Türkiye’de bu liberalleşme sürecine yalnızca kendi egemenlikleri ve iktidarları ellerinden kayıp giden Kemalistler karşı koymayı denediler. Derin devletin tasfiye edilmeyi kabul etmeyen ve açıkçası da değişen dünyayı okuyamayan kesimleri Kemalizm’in döneminin bittiğini ve liberalizme karşı şanslarının olmadığını anlayamayarak sürece karşı bildik yöntemlerle direnişe geçtiler.

27 Nisan e-muhtırası ve 12 Eylül referandumu arasındaki dönemde Türkiye’de büyük bir toplumsal kutuplaşma yaşandı. Ergenekon operasyonları, darbecilerle hesaplaşma ve askeri vesayeti bitirme süreci bir yanda ulusalcı ve Kemalistlerden öte yanda ise muhafazakâr, İslamcı, liberal ve sosyalistlerden oluşan keskin bir toplumsal ve siyasal kutuplaşma içerisinde geçti. Ulusalcılık karşıtı bu koalisyonun temel paradigması liberalizmdi. Muhafazakâr ve liberal aydınlar el ele vererek hegemonyanın dilini kullanmanın verdiği konformizmle birlikte Kemalizm’i sistem dışı hale getirmeyi başardılar.

Bu dönemde liberal aydınların kendi ideolojileri ile son derece uyumlu hareket ettikleri konusunda haklarını teslim etmek gerekir. Bunun da ötesinde hem Ak Parti hükümetini hem muhafazakâr kitleyi hatta İslamcıları ve sosyalistleri bile ciddi biçimde etkilediler. Kemalizm sistem dışına itildikçe CHP bile liberal düşünceleri kendi siyasal söylemine dâhil etmeye başladı. Liberal bir anayasa taslağının hazırlanması ve bu taslağın bir anayasa değişikliğiyle kabul edileceği beklentisi ülkede liberal dönüşümün tamamlandığı algısını oluşturmaya başladı.

 12 Eylül referandumu bütün bu gidişatın tersine döndüğü bir kavşak oldu. Referandum öncesinde tavan yapan liberal fikirler Ak Parti’nin iktidarı ele geçirdiği düşüncesiyle otoriter ve milliyetçi bir çizgiye kaymasıyla düşüşe geçti. Referandum sonrasında Ak Parti etrafında oluşan toplumsal koalisyon doğal olarak dağıldı. Ak Parti ise hala karşısında blok halinde bir ulusalcı cephe varmış gibi davranarak farklılıkları yok sayıcı bir yaklaşım içine girdi. Bu yeni durum liberal aydınları da ikiye böldü. Bir kısım aydınlar Ak Parti’nin değişimciliğe son veren, klasik muhafazakâr anlayışları ön plana çıkaran, yer yer despotizme de kayan düşünce ve uygulamaları karşısında tavır alırken özellikle LDT (Liberal Düşünce Topluluğu) çevresindeki ana akım liberaller koalisyondan ayrılmayarak hükümeti desteklemeye devam ettiler. Türkiye’de liberal düşünceyi adeta kendi tekellerinde gören LDT çevresi Ak Parti’ye tavır alan isimleri liberal felsefeyi anlamamak, sözde liberal olmak gibi suçlamalarla etkisizleştirmeye başladılar.

 Hem küresel sermayeye mecbur oluşu hem de neoliberal politikalar dışında bir ekonomi politika uygulama becerisinden mahrum oluşu AK Parti’yi iktisadi liberalizmden vazgeçirmezken, içeride klasik Türk muhafazakârlığının otoriter anlayışlarına dönerek siyasi liberalizmden vazgeçti. Türk siyasetinde liberal düşünce yeniden parçalı bir duruma dönüştü ve siyasi liberalizmin kısa egemenliği de sona ermiş oldu. Liberal aydınlar ise Ak Parti’nin liberalizmi araçsallaştırdığını görmezden gelerek zaten toplumsal bir taban bulamamış, kitleselleşememiş ideolojilerini Ak Parti otoriterizmine teslim ettiler.

 Haziran ayı içerisinde yaşanan Gezi eylemleri ana akım liberal aydınların her şeye rağmen hükümetin ekseninden ayrılmayacağını ve onun iktisadi liberalizmiyle yetineceğini göstermiş oldu.

Ak Parti gezi eylemlerini kriminalize etmek için onu komplo teorileriyle açıklamayı tercih etti. Olaylarda önce marjinal sol grupları, sonra da faiz lobisini ve küresel finans çevrelerini sorumlu tuttu. Liberal aydınlarsa eylemleri felsefi, toplumsal ve ekonomik yönleriyle analiz etmek yerine hükümetle aynı dili konuşarak komplocu yaklaşımlarla açıkladılar. Ancak bir farkla… Gezinin arkasında faiz lobisinin ve küresel sermayenin olduğu komplosunu ağızlarına bile almadılar. Çünkü sermaye çevresi liberal aydınların veli nimetidir. Liberaller sermaye tarafından finanse edilir ve sermayenin tahakkümünün ideolojik alt yapısını kurarlar. Bu yönüyle liberallerle sermaye çevreleri arasında gayri ahlaki bir ilişki vardır. Hükümet olayların kaynağını açıktan faiz lobisine yüklediği halde onlar veli nimetlerine dönük herhangi bir suçlamada bulunamadılar.

LDT çevresi Gezi’nin arkasında kolektivist olarak adlandırdıkları sol grupları ve bir de egemenliklerini kaybeden Kemalistleri ve Beyaz Türkleri görmeyi tercih ettiler. Eylemleri kolektivist ya da darbeci bir kalkışma olarak değerlendirirler. Eylemler üzerinden sosyalistleri ve onların ideallerini hem eleştirdiler hem de alaya aldılar. Gezi’nin felsefi, toplumsal ve ekonomik açıdan geniş bir analizini “Gezi Eylemleri Üzerine Bir Değerlendirme” başlıklı yazımızda yapmıştık. Burada önceki analizimiz çerçevesinde bir şeyler söyleyerek liberallerin bilerek veya bilmeyerek neyi ıskaladıklarını daha iyi anlamış olacağız.

Gezi eylemleri sınıfsal bir hareket değildi. Kimi üniversite öğrencisi kimi ise üniversite mezunu ve çalışanlarının genellikle “beyaz yakalılar” olarak adlandırılan, gelir düzeyi Türkiye şartlarında görece olarak iyi bir kesimin çoğunlukta olduğu bir hareketti. Yani “mavi yakalılar” olarak adlandırılan alt sınıf değil, bir orta sınıf hareketiydi. Aynı zamanda neoliberal ekonomik düzenin yarattığı eşitsizlik ve yoksullaşmayı daha az hisseden, özgürlüğüne düşkün, otorite kavramından uzak, laik olmakta ziyade seküler olarak tanımlanabilecek; ancak kendi içinde bile bir heterojenlik barındıran bir kesim…

Bu açılardan bakıldığında Gezi’de ortaya çıkan toplumsallık liberalizme yakın, liberallerin irtibat kurabilme açısından sosyalistlerden ve İslamcılardan çok daha yakın olduğu bir kitle olduğu rahatlıkla söylenebilir. İktidarların zorunlu eğitim sistemine yükledikleri en önemli işlev, kendi orta sınıflarını yaratmak olmuştur. Çünkü modern zamanlarda iktidarların ideolojilerini taşıyan kesimler orta sınıflar olmuştur. Hele de Türkiye gibi resmi bir ideolojinin olduğu ve devletin bu ideolojinin dışında kalan bütün kesimleri baskı altına aldığı bir ülkede her iktidar eğitim sistemine müdahale ederek kendi orta sınıfını oluşturmak istemiştir. Gezi’de ortaya çıkan ve Ak Parti’nin dizayn ettiği bir eğitim sisteminde yetişen bu yeni orta sınıf, Ak Parti’nin muhafazakâr ideolojisini taşıyabilecek bir orta sınıf değil. Bu Ak Parti’nin kendi açısından en büyük yanlışlarından ve öngöremediği durumlardan biridir. Yeni jenerasyonun oluşturduğu genç orta sınıf, aslında liberal ideolojiyi ve değerleri taşımaya, neoliberal düzen ve onun kültürel mantığı postmoderniteyle uyum içinde yaşamaya yatkın bir toplumsallıktır.

Ancak liberal aydınlar kendi değerlerini taşıyabilecek bu kesimlerden ısrarla kaçıyorlar. Belki de Türkiye tarihinde ilk defa liberal ideoloji bir toplumsal taban bulma şansı yakaladı. Ama liberal aydınlar bu tabanla buluşmak istemiyor. Kitleselleşmek bir kitle hareketi ve siyaseti yürütebilmek zor ve zahmetlidir. Onlar zor ve zahmetli olanı değil, kolay olanı seçiyorlar. Sermaye çevrelerinin finanse ettiği dernekler ve etkinliklerle, iktidar partisinin yedeğinde, kendilerini yormadan yürümeyi seçiyorlar. Zaten hegemonyanın dilini konuştukları için sözlerinin üzerine pek de söz söylenmiyor.

Ana akım liberal aydınlar Türkiye’de liberal düşünceyi taşıyamadılar. Kendilerini iktidar partisine fazlasıyla angaje ettikleri için o olmadan yürümeyi başaramıyorlar. Diğer siyasi ideolojileri karalayıp, itibarsızlaştırmaktan başka söyleyecek sözleri de kalmadı. “İslamcılık öldü” ya da “Sosyalizm Sovyetler Birliğinde bir diktatörlüğe dönüştü” teranelerini liberallerden daha çok duyacağız.

UFUK AKTAŞLI / PLATFORMHABER

2 comments

  • siyasal liberalizm aslında “birey”i öne çıkarması, toplumsalı tek tek bireylerin toplamı olarak göstermeye çalışması dolayısıyla “kollektif”e dayanan kamusallık biçimlerini mahkum etmesiyle temayüz eder. haddizatında kapitalizmin ideolojisidir aslında. yani “timsahla ördeğin aynı havuzda yüzmesi” özgürlüğünü savunur buna dönük her türlü itirazı “liberalizm” adına mahkum eder.bu açıdan yazınızın bütününe katılıyorum. ancak liberalizmin “toplumsal”a ilişkin bir iddiası olabileceğine inanmıyorum. zira bu doğası itibariyle mümkün değildir.
    bu değerli analiz için teşekkürler.

  • Sn. Platformhaber Yazarları,
    Sizin de bildiğiniz üzere, işbirlikçi medya her geçen gün Suriye’ye müdahale konusunda yalan yanlış haberler yaparak bu kirli oyunun meşruluğuna halkımızı ikna etmeye çalışıyor. Lütfen harekete geçelim ve insanlara hakikati anlatalım. Saygılarımla..

Bir cevap yazın