Resmi ideoloji, pozitivizm ve başörtüsü

2013_1102_ufuk-coskun7.sınıf Türkçe ders kitabından küçük bir metin aktararak başlamak istiyorum.Konu; Atatürk ve Türk tiyatrosu.

“…sahne sanatlarımız, devlet tiyatromuz, operamız ve balemiz bugünkü düzeye ulaşabilmesini Atatürk’e borçludur. Atatürk, Bedia Muvahhit’in sahneye çıkmasını sağlayarak Türk kadınlarının tiyatroda görev almasını özendirmiştir. Bedia Muvahhit, bu konuda şunları anlatıyor: “Beni sahneye Atatürk çıkardı. Türk kadınının başından çarşafı atıp sahneye çıkartmak, Atatürk’ün yaptığı en büyük devrimlerden biri değil midir? Bugün memleketimde ufak bir mevkiim varsa ben bunu Atatürk’e borçluyum.”

Ders kitabına göre eğer Atatürk Bedia Muvahhit’in başından çarşafı söküp atmasaydı o çağdaş bir kadın olamayacak ve devlet tiyatrosu gelişmeyecekti. Bu tür metinlerin ders kitaplarından çıkarılması gerektiğini her fırsatta ifade ediyorum bir kez daha hatırlatmakta yarar var.

Bilindiği gibi meclis çalışmalarına başörtüsüyle katılacaklarını açıklayan AK Partili kadın milletvekillerine yönelik ilk eleştiri CHP Grup Başkan Vekili Engin Altay’dan gelmişti.

Altay; Bu süreci Cumhuriyetin ve laikliğin temel niteliğine vurulacak en önemli darbe olarak değerlendirmişti.

* * *

Başörtüsü başta olmak üzere farklı kesimlerin özgürlüklerine gösterilen tepkinin en önemli nedenini; resmi ideolojinin, ulusçuluk, devletçilik ve pozitivist ilerlemecilik anlayışıyla oluşturulması dolayısıyla pozitivist yeni bir toplum yaratma idealinin baskın oluşunda aramak gerekir…

Cumhuriyet’in kurucuları pozitivizmden etkilenmişlerdi bu bakımdan yeni bir ulus kurma ve kimliğini oluşturma süreci pozitivist dünya görüşü çerçevesinde gerçekleşmiştir. Bilindiği gibi pozitivizm, Fransız devriminden sonra oluşan toplumsal karmaşayı yeni bir toplumsal düzenleme ve reformla ortadan kaldırmayı isteyen Fransız düşünür August Comte’nin sistemleştirdiği bilimsel bir yaklaşımdır. Comte göre, inançlarda, fikirlerde birlik sağlanmadıkça toplumsal birlik ve düzen sağlanmayacaktı. Bu bakımdan Tanrı buyruğu gibi doğa kanunu da tartışılmamalı ve ona kesin bir inançla bağlı kalınmalı aksi takdirde toplumsal düzen yeniden oluşturulamaz…

Aklın ve bilimin öncülüğünde ideal bir toplum oluşturma çabalarının katı bir totalitarizmin ürünü olduğu bilinmelidir. Bu aklı putlaştıran katı tutum;  aydınlanmacı, bilimci, akılcı ve rasyonalist önderlerin kendilerini doğuştan haklı ve yanılmaz, kendisi gibi olmayanları ise gerici, hastalıklı, cahil ve işe yaramaz yığınlar olarak görmelerini de neden olmaktadır.

* * *

Aklın, bilimin ve rasyonalizmin dışında olanların değersiz, işe yaramaz olarak görülmelerine neden olan bu düşünce yapısına göre;  cahil kitleler olarak görülen dindar kesimlerin, farklı görüşlerin ve mezheplerin mutlaka bilimsel, çağdaş, ilerici ve aklın öncelendiği bir eğitimden geçirilmeleri elzemdir. Bunun için gerekli olan otorite ve bürokrasinin kullanımından da -ideal, çağdaş, ilerici ve akılcı bir toplumun inşası adına- kaçınılmamalıdır.

Oysa hayatın gerçekliğine aklın ve bilimin dışında hiçbir ölçü taşıyla ulaşılamayacağına iman etmek demek, farklı kültürlerin, inançların, mezheplerin ve ırkların anlam dünyasına nüfuz edememek ve aynı zamanda onları herhangi bir değerlendirmeye tabi tutmamak demektir.

Hâlbuki hayatın içinde çok değişik felsefi görüş alanları, çok farklı siyasi fikirler, inanışlar ve yaşam tarzları bulunmaktadır. Kaldı ki bugünün dünyasında artık 19.yüzyıl bilimsel yaklaşımlarına pek itibar edilmemektedir. Kısacası akılcı, bilimci, çağdaş ve ilericilik adına bir toplum yaratmayı çabalamak ve bu uğurda farklılıkları yok saymak asıl günümüz dünyasının dışında kalan köhne bir anlayıştır.

UFUK COŞKUN

Kaynak: Sivil Düşünce

Bir cevap yazın